19 Kasım 2015 Perşembe

Fethullah Gülen Hz.Meryem ile Hz.Muhammed'i Neden Nikahladı?



Fatih Tezcan


Konu benim gündemime Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar’ın “Dinlerarası Diyalog ve Başkalaştırılan İslâm” başlıklı makalesi ile girmişti. (İslâmi Araştırmalar, c.20, sy.3, syf.290, TEK-DAV Yayını, Ankara, 2007)

Şöyle ki;

“Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar” adlı kitabında Fethullah Gülen, Meryem Suresi 17. ayetin meâlini, kendi ifadesiyle şöyle veriyor:

“Sonra, insanlardan gizlenmek için bir perde germişti.Ruhumuzu göndermiştik de ona tam bir insan olarak görünmüştü ” (Meryem Suresi-17.Ayet)

Fethullah Gülen sonra şu yorumunu ilâve ediyor:

“Acaba ne idi bu ruh? Hemen büyük çoğunluğu itibariyle bütün tefsirler, ayeti kerime de: “… ruhumuzu gönderdik… ”diye belirtilen ruhun Cebrail (a.s.) olduğunu ifade etmektedirler. Ne var ki, burada Kur’an “Ruh” tabirini kullanıyor; ruh’un tayinin de ise ihtilaf vardır.İhtimalin sınırları ise ihtilafın çerçevesini aşkındır; hatta Efendimizin ruhunu içine alacak kadar da geniştir.Evet bu da muhtemeldir; zira Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı. Bu itibarla da gözlerinin içine başka bir hayal girmemişti ve girmemeliydi de. Ona sadece kendisine helal olan biri bakmalıydı. O da olsa olsa Efendimiz olabilirdi; zira o bir münasebetle Hz. Meryem’in kendisiyle nikâhlandığına işaret buyuruyordu. Bu açıdan da “Ruh”un Efendimizin ruhu olabileceği de ihtimal dâhilindedir…” (Fethullah Gülen: Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar, İstanbul, 2000, s. 247-248.)

Fethullah Gülen, cümlesinin sonunda bu konuda başka kanıtlar (?) bulunmadan kat'iyet ifade etmeyeceğini belirtiyorsa da, söz konusu çok şüphe çeken bir zorlamayla yaklaşıp, ayete işkence ederek böyle ütopik ve Kur’an’a aykırı bir şekilde yorumladıktan sonra ne kıymeti kalıyor?

Algıyı olgunun önüne geçirdikten sonra ne kıymeti kalıyor?


Saf zihinlere Peygamberlerinin aslında dünyanın en kalabalık mensuba sahip dininin Peygamberinin de babası olduğu rüşvetini verip, karşılığında Müslüman talebeler ve kendisine bir şekilde güvenmiş koca bir cemaat, farkında olmadan Hz.İsa merkezli diyalog zeminine çekildikten sonra, ne kıymeti kalıyor?

Üstelik konuyla alakalı şüpheye mahal bırakmayacak şekilde muhkem Kur'an ayeti varken!

Tembel talebelerin bile bildiği üzere İslam'da "nass'ın olduğu yerde içtihada mahal olmaz" iken yani kesin muhkem Kur'an ayeti'nin değindiği konuda alternatif yorum getirmek, İslam'a uygun olmuyor iken, Fethullah Gülen, kendi yorumuna Hz.Peygamberi de ortak ederek -haşa- “O, Hz.Meryem’in kendisiyle nikâhlandığına işâret buyuruyordu.” diyor.

Gülen'in sözünü ettiği işâret, Kenzu’l-Ummal’daki bir rivayettir.

Hadis uydurma yani kaynak olarak gösterilmesi, Peygamberin sahih hadisinde dile getirdiği üzere, 'cehennemde kendine yer hazırlamaya' karşılık geliyor.

Rivayet zincirlerindeki sıkıntılar bir yana konulup hadis sahihmiş gibi ele alınsa bile,

Hz. Peygamber’in Hz.Meryem ile nikâhının ve zevceleşmesinin Ahiret’te, Cennet’te olacağını söylediği görülüyor. (Bu nikahlanma olayına eserin 146 nolu dip notu ile Gülen, Ali el-Muttaki’ nin “Kenzu’l-Umma -l” (11/424) adlı eserinden dayanak gösteriyor.Ancak nedense rivayetin metnini vermiyor.Oysa orada Hz.Peygamber’e isnad edilen söz şudur: “Sa’d İbn Cünade’den, Allah Resûlü dedi: Cennet’te Allah beni İmrân kızı Meryem, Firavun’un hanımı ve Musa’nın kız kardeşi ile evlendirecek… ” Bu rivayet farklı ravilerden az çok farklarla Taberânî: Mu’cemu’l-Kebîr, VI, 52, no: 5485;Heysemî: Mecmu’a, IX, 128, gibi diğer kaynaklarda da geçmektedir.Ancak hadis, sahih veya sahihe yakın hadisleri topladığı söylenilen Kütub-i Sitte’de bile yok.)

O zaman sorun ne?

Fethullah Gülen, Hz.Meryem ile Hz.Muhammed'i Neden Nikahladı?

Gülen bu din, akıl ve mantık dışı yorumlarıyla Hz.İsa’nın babasının yani Hz.Meryem'in kocasının -haşa- Hz. Muhammed olduğunu iddia ederken ve buna kitabında yer vererek ABD’de olanlardan habersiz cemaate duyururken amacı ne?

İşte burada 'Emperyalizm'in Dinler Arası Diyalog Operasyonu' ve bu operasyondaki Gülenizm faktörü akla geliyor...

Yoksa İslam'da hangi sözün ne zaman hadis olarak kabıl edilip edilemeyeceğini, mevzu (uydurma) hadisi sanki gerçekmiş gibi nakletmenin vebalini veya başka bir bağlamda ifade edilmiş Peygamber sözünü kendi sözüne adeta yalancı şahid kılmak için kırpmanın ve bağlamından koparmanın ne derece büyük bir günah içerdiğini Fethullah Gülen'in bilmediğini düşünmek için, Fethullah Gülen Düşmanlığı gibi eklektik bir sığlıktan boğulmak gerekiyor.

Hayır, öyle değil; Gülen emekli bir vaiz ve bunları pekala çok iyi biliyor!

O halde?

"Hz.Meryem kimseyi hayal etmemişti, ona tertemiz biri yaklaşabilirdi, o da Hz.Muhammed olabilirdi" gibi din ve mantık dışı bir ifadenin maksadı olarak, hayatları arasında 600 yüzyıl olan Hz.Meryem annemizi ve Hz.Muhammed efendimizi değil de, Emperyalizm'in Dinler arası Diyalog Operasyonu'na gönüllü veya farkındalıksız bir Hizmet hamlesi ve Hz.İsa’nın etrafında temerküz etmiş bir faaliyet olarak, Hıristiyanlığı ve İslâmı “evlendirmeye ” yönelik girişim şüphesi doğuyor.

Kur’an-ı Kerim, hassas konuyla ilgili Meryem Suresi gibi müstakil bir sure tahsis ediyor ve surenin 20.ayetinde Hz.Meryem Yahudilere ‘bana bir beşer dokunmadığı halde…’ diyerek iman edenlere bütün yorum ve tahmin kapılarını kapatıyorken,
ABD’de yaşayan emekli vaiz Fethullah Gülen’in ‘Hz.Meryem’e ancak Hz.Muhammed dokunmuş olabilir’ imâsının arka planında, Hz.İsa merkezli bir düşün dünyası oluşturarak Emperyalizm’in Dinler Arası Diyalog Operasyonu’na Hizmet yatmıyorsa, başka ne gibi bir amaç olabilir?

Evet, bu konuyu Kur'an'a arz ettiğimizde karşımıza 2 ayet çıkar ve "Dur! Bu konuda yorum hakkın yok!" der.Bunlardan biri Meryem Suresi 20.ayettir ve o ayette biz Meryem annemizin yahudilere karşı hitaben "bana bir beşer değmedi" dediğini öğreniriz.

Hicab ile ifade ediyorum ki, Fethullah Gülen'in sorguladığımız sözleri için "Hz.Muhammed'in kendinden değil ruhundan söz ediyor" diyenlerle de karşılaşılıyor. İşte o noktada da Kur'an Kehf Suresi 110.ayetteki Allah'ın Peygamberine Hitabı ile, bu konuda laobaliyete müsaade etmiyor:

"De ki, ben de sizin gibi bir beşerim!..."

Yani Peygamberimizi, doğumundan 6 asır öncesine götürüp Hz.Meryem ile -haşa- nikahlamak için, İslam Dini'nin ne Kitabı ne Hadisi izin veriyor! Burada akla, Fethullah Gülen'in Neo-Platonizm/Yeni Eflatunculuk safsatasına olan bağlılığı konuşulabilir ki, bu ayrı ve uzun bir bahistir.

Bizce her şey net ama sanırız sonra çokça üzülmemek için, Kur’an’ın bir diğer kritik ayeti olan Tevbe Suresi’nin 31.ayetine, daha doğrusu bu ayetin ışığında Adiyy bin Hatem ile Alemlere Rahmet Peygamberimiz’in arasında geçen diyalogdaki ‘Peygamber Tefsiri’ne çok dikkat etmek gerekiyor.

Ayette Allah,
“Onlar, ahbarları (dîn adamlarını) ve ruhbanları (rahipleri) ve Meryem oğlu Mesih'i Allah'tan başka Rab'ler edindiler. Oysa tek bir ilâha kul olmalarından başka bir şeyle emrolunmadılar. O'ndan başka ilâh yoktur. Allah Onların şirk koştukları şeylerden, münezzehtir.” buyuruyor.

Hrıstiyan iken Müslüman olan Adiyy bin Hatem’in Peygamberimize gelip ayetin bağlamını sorması üzerine Allah’ın Resulü, kanaat önderlerinin her dediğini benimsemenin, helal dediğine helal, haram dediğine haram demenin, yani Allah’ın çizdiği çerçeveleri kaale almadan kendi zannınca veya kalabalık etrafınca yüceleştirilmiş kimlikleri izlemenin, ayette sakınılması gereken Şirk’in tam da kendisi olduğunu ifade ediyor.

Allah muhafaza buyursun…

Kendisine beşer değmeyen Meryem’in Rabbi,
Kulluğuna beşer değdirmeyenlere, yeter...

************************************************
İSLAM DÜŞMANI ORYANTALİSTLERDEN ,MÜSTEŞRİKLERDEN
isra*17:85 - Ey Muhammed! Sana ruhtan soruyorlar. De ki: "Ruh Rabbimin bildiği bir iştir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir." 

12 Kasım 2015 Perşembe

Mefhumlar; zihinde vakıası idrak edilebilen manalardır.DİKKAT.DİKKAT.!

Mefhumlar; zihinde vakıası idrak edilebilen manalardır. 
Bu vakıa, ister dışarıda hissedilen bir vakıa olsun isterse hissedilen bir vakıaya dayalı olarak dışarıda var olduğu tam bir teslimiyetle kabul edilen bir vakıa olsun, zihinde idrak edilebiliyorsa bunlar birer mefhumdurlar. Bunların dışındaki cümlelerin ve kelimelerin anlamları mefhum olarak isimlendirilemez. Bunlar ancak soyut bilgilerdir.
Mefhumlar, ya vakıayı bilgilerle ya da bilgileri vakıayla ilişkilendirmekle oluşurlar. Bu oluşum, vakıa ve bilgileri birbiri ile ilişkilendirme anında, vakıa ve bilgilerin ölçüldüğü kaide veya kaidelere göre daha da netleşir. Yani vakıa ve bilgileri birbiriyle ilişkilendirme anındaki akletmesi, kavraması oranında billurlaşır. Böylece kişide, cümleleri ve lafızları anlayan, somut vakıasıyla manaları idrak eden ve bunlar hakkında hüküm veren akliyet/zihniyet meydana gelir.  
Buna göre akliyet; bir şeyi akletme,  idrak etme keyfiyetidir. 
Bir başka anlatımla akliyet; tek bir kaideye veya belirli kaidelere göre değerlendirilerek, vakıanın bilgilerle veya bilgilerin vakıayla ilişkilendirilmesi keyfiyetidir.   
İşte, bu nedenle İslami akliyetile komünist akliyet, kapitalist akliyet, karışık akliyet ve düzenli akliyet arasında fark vardır.    
Kişide var olan mefhumların neticeleri ile insan, idrak ettiği vakıaya yönelik davranışlarını, vakıaya yönelme veya ondan yüz çevirme şeklinde görülen eğilimini belirler ve eğilimlerini özel bir eğilim ve belirli bir zevk haline getirir.
Eğilimler
ihtiyaçlarını doyurmak istediği eşyalar hakkında insanda var olan mefhumlarla bağlantılı olarak, ihtiyaçlarını doyurmaya yönelten yönelticilerdir. İnsandaki meyiller, organik ihtiyaçları ve içgüdüleri doyurmayı gerektiren hayati güç tarafından ortaya çıkartılır.  Bağlantı bu güç ile mefhumlar arasında olur.
Tek başına bu eğilimler yani hayat hakkındaki mefhumlarla bağlantılı olan yönelticiler insanın nefsiyetini oluşturur. O halde nefsiyet;içgüdüleri ve organik ihtiyaçları doyurma keyfiyetidir. Diğer bir ifade ile ihtiyaçları doyurmaya yönelten yönelticilerin mefhumlarla ilişkilendirilmesi keyfiyetidir.Nefsiyet, hayat hakkındaki mefhumlarla bağlantılı olarak, eşya hakkında insanda var olan mefhumlarla, insanın içinde doğal olarak var olan yönelticiler arasındaki bağlantıdan meydana gelen zorunlu bir sentezdir.    
 İşte, bu akliyet ve nefsiyet ile şahsiyet oluşur. Akıl ya da idrak insanın fıtratında bulunmasına, her insanda kesin olarak var olmasına rağmen akliyet,ancak insanın fiili ile meydana gelir.  Meyiller de insanla beraber yaratılmış olmasına ve her insanda kesinlikle bulunmasına rağmen nefsiyetde insanın fiili ile oluşturulur.      
Ancak bilgiler ile vakıayı birbirine bağlama esnasında, bunları ölçmede kullanılacak kaide veya kaidelerin bulunması ile anlam netleşir vemefhumhaline gelir. Yöneltici etkenler ile mefhumlar arasında meydana gelen sentez, yönelticileri netleştirir ve meyil haline getirir. 
İlişkilendirme anında insanın bilgileri ve vakıayı ölçmede kullandığı kaide veya kaideler nefsiyetin ve akliyetin oluşumunda yani belirli bir şahsiyetin oluşumunda en büyük etkendirler.Akliyetin oluşumunda kullanılan kaide ve kaideler, nefsiyetin oluşumunda kullanılan kaide veya kaidelerle aynı olmazsa insanda bulunan akliyet ve nefsiyet birbirinden farklı olur. Çünkü o zaman insan, eğilimlerini iç dünyasında var olan kaide veya kaidelere göre ölçer. Yönelticilerini akliyeti oluşturan mefhumların dışındaki mefhumlara bağlar. Bu durumda ise fikirleri ile eğilimleri başka başka, birbirine zıt, farklı olur. Böylece seçkin olmayan bir şahsiyete sahip olur. Çünkü kelimeleri ve cümleleri anlayışı, vakıayı idraki, eşyaya olan meylinden farklı bir şekilde meydana gelir.    
Bu nedenle şahsiyetin tedavi edilebilmesi ve seçkin bir şahsiyetin oluşturulabilmesi, ancak insanın akliyeti ve nefsiyeti için aynı anda ancak tek bir kaidenin bulunması ile gerçekleşir. Yani bağlantı kurma esnasında bilgileri ve vakıayı değerlendirmede kullanılan kaidenin, yönelticilerle mefhumlar arasındaki sentezin sağlanmasında da aynen kullanılmasıyla tek kaide ve tek ölçü üzere seçkin bir şahsiyet oluşur.

******************ÖNEMLİ***KAİDELER.***TEMEL.ASIL.KÖK.MAYA.******
İslâm; beşer tarihinde ilk defa devletler ve ordulararası münasebetlere dair en mükemmel ahkâmı getirmek şerefine eren yegâne nizamdir. Bu hükümlerin gayesi; devlet münasebetlerinin, sadece donmuş kaidelere, kuvvet mantığına ve kılıç kuvvetine dayanmadan tanzim edilmesidir.

Avrupa Devletlerinin böyle bir kanun ve, nizamın ihtiyacını hissetmeleri, ne acıdır ki ancak 17. Asırda mümkün olabilmiştir. Fakat yapılan kanunlar, yine de sayfalar üzerinde kalmış ve kurutan nizamlar, arkasında çeşitli millî ihtirasların gizlendiği bir paravana olmaktan öteye geçememiştir. Soğuk harbe vasıta olmaktan başka bir fayda sağlamamıştır. Bu nizamlarda hakkın ve adaletin tahakkuku diye birşey düşünülmediği için, denk kuvvetlere sahip • Devletlerin kötü çekişmelere mecbur olmalarından başka bir şeye alamamıştır. Bu kötü çekişmeler aradaki dengeyi bozmuş, kanun ve nizamların hiçbir amelî kıymeti kalmamıştır.

Islûma gelince; O, bütün beşeriyete gönderilen Rabbâni esaslar külliyatıdır. Daha 7. Asırda bu esasları vaz eden Allahü Taalâ, devletler arası dengenin bozulmasına meydan vermeden bu kaideleri tanzim ederken, müslümanların, diğer kuvvetlerle olan alâkalarını bu esaslar üzerine bina etmelerini dilemiştir. Gaye sadece bundan ibaret değildir. Ayrıca bu kaideler, adalet sancağının bütün beşeriyet için dalgalandırılmasını istemiştir. Adalete götüren yolların açılmasını murad etmiştir. İşte İslâm; yeryüzünde bu ulvi kaideleri ilk defa ortaya koyan yegâne nizamdır!...

***********************
Şayet isteseydik; Biz, onları sana gösterirdik de sen; onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki; sen, onları sözlerinin üslubundan da tanırsın. Allah; bütün yaptıklarınızı bilir.
Muhammed*30
(Kaidelerinden)
Doğrusu münafıklar, münafıklık sanatını iyi becermelerine ve genel olarak müslümanlar tarafından tanınmamalarına güveniyorlardı. Ancak Kur'an onların bu münafıklıkları sürekli gizli kalacak şeklindeki zanlarını, alaya almakta ve onları, durumlarını ortaya çıkarmakla ve müslümanlara duydukları kinleri ve nefretleri meydana koymakla tehdit etmektedir. Ve Peygamberine "Biz isteseydik onları sana gösterirdik de sen onları yüzlerinden tanırdın" demektedir. Yani biz isteseydik, onları teker teker, ayrı ayrı tanıtırdık da sen onlardan, kimi görsen simasından tanırdın. (Bu ayet yüce Allah'ın Peygambere onlardan bir zümreyi, isimleri ile teker teker açıklamasından önce inmişti) Bununla birlikte, onların konuşmaları ses tonları, sözü doğru anlamından saptırmaları ve seninle konuşurken sözlerinin mantık dışına çıkması tüm bunlar sana onların münafık olduklarını ifade eder de sen "Andolsun ki sen onları konuşma üslubundan tanırsın." Ve yaptıkları ameller ve o amellere yol açan nedenler yüce Allah'ın herşeyi kuşatan ilmine yükselir. "Allah bütün yaptıklarınızı bilir." Onun için gizli kapaklı hiçbir şey yoktur.
***********************************************************
BİR İNSANIN BU DÜNYAYA GELİŞ GAYESİ İÇİN TAKİP EDECEĞİ İSTİKAMET.
****************************************************************************
BİR İNSANIN BU DÜNYAYA GELİŞ GAYESİ İÇİN TAKİP EDECEĞİ İSTİKAMET.
*************************************************************************************************************
Kaide: Fiillerde asıl kaide şerî hükme bağlanmaktır. Bir işe ancak onun hükmünü bildikten sonra girişilir. Eşyada asıl olan ise, haramlılığına bir delil varid olmadıkça mübahlıktır.

17 Mayıs 2015 Pazar

Bütün Müslümanların dikkatine.!

Bütün Müslümanların dikkatine.!
Mesele otarite meselesi.!
Dünyayı yönetmeye kalkışanlar çok iyi biliyorlarki eninde sonunda islam tüm dünyaya hakim olacak.zamanda daraldı.onun için.
Kişilere, istediğini yapabilirsin fakat benim bir kaç isteğim olacak diyor.
Demokrasi,cihad,seçim vb gibi kavramlarda biraz esnek olacaksın.
Onun için bazı Alimleri vakıflar altına organise ediyor.
Örneğin Nureddin yıldız çok iyi ve samimi olmasına rağmen onu nasıl kullandıklarının bir kaç örneğini aşağıdaki linklerde vereceğim.
Cihadın(Kelime anlamı) müsteşrikler tarafından istenen tarifi
MÜSTEŞRİKLERİN İSTEMİŞ OLDUĞU İFADE BİCİMİ (DEMOKRASİ)
Oy kullanmak şirk midir,? !!!
Tüm Müslümanları Yeniden Râşidî Hilâfet'i Kurmaya Dâvet Eder

Onun için bütün müslüman kardeşlerimden ricam otariteyi RAŞİDİ HİLAFET DEVLETİNİ İKAME ETME ÇALIŞMALARINA BİR AN EVVEL GİRİŞMELERİDİR.
ALLAH’A EMANET OLUNUZ.


Demokrat Sistemlerde Yapılan ‘Seçim Anlayışı’na Bir Bakış

19 MART 2014 
Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘أَتَسْتَبْدِلُونَالَّذِيهُوَأَدْنَىبِالَّذِيهُوَخَيْرٌ’ ‘Yoksa siz daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz?’ Bakara/61

Herkesin takip ettiği gibi ülke bir hayli ‘Seçim’ havasına girmiş durumda. Sözde siyasi partiler, liderler, siyasi oturum ve programlar da bu ‘Seçim’ havadan nasibini almış, adeta bu ‘Seçim’ atmosferi Türkiye’nin her tarafını sarmış ve etkisinin altına almıştır. Toplum ise her zamanki gibi bu kutuplaşma yüzünden bölünmüş vaziyettedir. Aslına bakılırsa ele aldığımız konuya ‘Seçim’ demek biraz zor gibi geliyor. Okuyucunun affına sığınarak şunu demek istiyorum; bu tür ortamlara daha çok ‘siyasi sataşma ve sokak dalaşma’ demek yakışır. Türkiye’deki ‘Seçim Psikolojisi’; ‘A’ parti ’B’ partiyi veya ‘A’ lideri ’B’ liderini karalamak suretiyle bunun üzerinden siyasi yatırım yaparak taraf toplamaktan ibarettir. İşte demokrat sistem; toplum içerisinde yüksek gerilim ve kutuplaşmayı sağlayan bu ‘Seçim Psikolojisi’ni fıtratında ve iç organlarında bir hastalık olarak barındırdığı için demokrasiye çağıran –sözde- siyasi parti ve liderler de ne yazık ki bu hastalığın bağımlısı olmaktadırlar.
Ancak temel bir hususu hatırlatmak isterim ki ‘Demokrat Sistem ve onun Seçim Anlayışı’; Vahiy merkezli ve hayat nizamı olan İslam’ı toplum ve devlet ortamından uzaklaştırıp koyu bireyselliğe zorlamaya çalışan laiklik -dinsizlik- ilkesine dayanmaktadır. Bu önemli hususun hiçbir zaman unutulmamalı. İşaret ettiğim bu tanım sadece Türkiye gibi ‘Çakma Demokrasi’nin uygulandığı ülkeler için değil, aksine Fransa, İngiltere ve ABD gibi ‘Orijinal Demokrasi’nin uygulandığı ülkeler için geçerlidir.
Vahiy merkezli düşünüp hareket eden ve bu ‘Seçim’ seviyesizliği atmosferinde yaşayan bir Müslüman haklı olarak şu soruyu sorma ihtiyacını hissetmektedir; acaba hayat nizamı olan ve bütün davranışlarda hüküm beyan eden İslam bunun neresindedir? Daha doğrusu İslam bu ‘Seçim Kavgası’nın içerisinde yer alabilir mi?
Ben bu soruya ‘soru-cevap’tan çok demokrasinin seçim anlayışını yargılayıp tarihçesini gözler önünde sergileyerek analiz etmeye gayret edeceğim. Siz de değerli okuyucular sahip olduğunuz ‘Furkan’ ferasetiyle yazının içerisinden cevabı net bir şekilde çıkarabilirsiniz.
Unutulmamalıdır ki Mümin olan bir kimse bu gibi konularda fikir beyan etmeden önce bir özelliğin kendisinde bulunması gerekir ki, o da Allah’ın ve Resulü’nün hoşnut oldukları ilahi sistem olan İslam’ı sevmek ve Müslümanlara sevdirmek ve Allah’ın ve Resulü’nün hoşnut olmadıkları ve kerih gördükleri bütün beşeri sistemlerden nefret etmek ve onları Müslümanlara nefret ettirmektir.
Ben bu yazıda oy kullanmanın hükmü nedir meselesini ele almayıp daha çok demokrat sistemi kamufle eden, dört yılda bir derin nefes aldıran, kan tazeleten, el değiştirten ve en önemlisi ayakta kalmasını sağlayan ‘Seçim’ sahtekârlığı meselesi üzerinde durmaya ve konuya birkaç madde halinde sıralamaya çalışacağım inşallah.
1) Genel anlamda seçim nedir?
Bilindiği gibi kapitalizm; kendi hayat tarzını diğer halklara pazarlayabilmesi için yüzündeki çirkinliği gidermek üzere bir takım estetik ameliyat yapıp sistemine sürekli yeni şekiller kazandırabilecek bir yapıya sahiptir. Bu nedenledir ki hiçbir batılı devlet adamı kamuoyuna açık olarak demokrasiden bahsettiğinde çirkin yüzünü anlatmaz. Afganistan ve Irak’ı işgal etmeden önce ve ettikten sonra sürekli ‘Seçim’ kavramını kullanarak Müslümanların gözünü boyadılar. Zira davulun sesi uzaktan kulağa hoş geldiği gibi yakından ise kulağı patlatır esprisiyle demokrat sistem ‘Halkın iradesi’ nakaratıyla insanları aldatmaya çalışır.
İzninizle ben demokrat sistemlerde yapılan ‘Seçim’ aldatmacasını şöyle tanımlamak istiyorum; ‘Demokrasi bütün insanları bazı zamanlarda aldatabilir, yine demokrasi bazı insanları her zaman aldatabilir, fakat bütün insanları ve her zaman asla aldatamaz.’
‘Seçim’ meselesine bakılırsa, kimin ve hangi adayın seçildiği değil, ne için ve hangi amaçla seçildiği önemli. Yalın olarak ve tek başına alındığında ‘Seçim’; tekniksel bir kavram ve araç olduğu için İslam onu hayatiyet taşıyan şeri hükümler için kullanmıştır: Resülullah şöyle buyurmuştur: (إذا خرج ثلاثة في سفر فليؤمروا أحدهم) ‘Üç kişi yolculuğa çıktığı zaman aralarında emir olarak birini seçsinler.’ رواه أبو داود، من حديث أبي سعيد وأبي هريرة. Zira birini seçmek bir iş hakkında ona vekâleten tasarruf hakkını vermektir. Dolayısıyla vekâletin ve tasarruf hakkının verildiği iş haram ise vekâletin kendisi de haramdır.
2) Demokrasinin insanların duygularını okşayan ve vazgeçilmez özgürlük Teorisi: Demokrasinin temel unsuru ve hayat tarzı olan özgürlük; insanların duygularını okşamak suretiyle gerekli ortamı hazırlayıp haram ve toplumun ahlaki çöküşüne sebebiyet veren fuhuş işlemeye insanları teşvik etmektir. İşte bu yüzden eşcinsellik, evlilik dışı ilişki, evde köpek ve yılan gibi hayvanlarla beraber yaşamak, uyuşturuculuk, cinsiyet değiştirmek, kızların küçük yaşta iken gayri meşru bir şekilde hamile kalması gibi hususlar yasallaştırılmıştır. Bu gün özgürlüğün titizlikle uygulandığı batılı ülkelere baktığımızda sağlıklı aile kurumu bitmiş, iffetli ve ahlaklı toplum kalmamıştır. İşte özgürlüğün kabarık faturası ve korkunç bilançosu:
1) Dünya genelinde 100.000.000 kişi evsiz ve Metro ve kanalizasyonlarda yaşıyor!
2) Dünya genelinde 3.000.000.000 kişi 2 dolarlık yevmiye ile geçimini sağlıyor.
3) Dünya genelinde günde 40.000 kişi ölüyor.
Eğer sosyalizm insanları döverek öldürüyorsa, kapitalizm ise özgürlük adı altında insanları severek, okşayarak öldürüyor.
3) Demokrasinin hizmet anlayışı: Bazı çevreler özellikle alınlarında İslami sloganlar yapıştıran çevrelerin içinde bulunduğu gayri İslami durumu meşrulaştırmak ve halka da ikna etmek için yol, hastane, okul, çeşme, alt ve üst geçit, köprü ve hızlı tren gibi yıllardır kısılan ve mahrum bırakılan ‘Hizmet’ kavramını kullanarak halkın dikkatini bunlara çekmektedir. Demokrat sistemlerdeki hizmet anlayışına göre bir yol asfaltlanırsa, karşılığında binlerce aile yuvası yıkılıyor, bir kentin çöpleri toplanıyor ve sokakları temizleniyor, karşılığında o kentin namusları kirletiliyor, TOKİ gibi her tarafta toplu konut yerleşim olarak katlı gökdelenler dikiliyorsa, karşılığında toplumun ahlaki yapısı çöküyor… İşte bu tür hizmetler aslında halka değil demokrasiye ve onun bekası ve belli bir pirim ve itibar kazanmak için yapılmış oluyor. Bu da demokrasinin hizmet ile ilgili anlayışının ta kendisidir. Ne acıdır ki bazı kesimler seçim kampanyası olarak ‘inanç, kimlik, hizmet’ diye bir takım kulağa hoş gelen sloganlar asmışlardır. Merak ettiğim tek şey; acaba bu kadar kirli bir sistemde sağlam ‘inanç, kimlik, hizmet’ nasıl olacak?! Oysa İslam’ın hizmet anlayışı taban tabana terstir. Zira Allah’ın indirdiğiyle hükmeden bir yönetici sorumluluğun gereği olarak ve Allah’tan korktuğu için kendi halkına hizmetin en kalitelisini sunmayı asli görevi olarak kabul eder. Nitekim bir gün halife Ebu Bekir (r.a) yaşlı bir kadının ineğini sağınca onun hayırlı duasını alır. Halifenin vefat haberi yaşlı kadına gelir, fakat onu tanımaz. Etraftakiler senin ineğini sağan adam öldü deyince, ‘Ya, Allah rahmet etsin’ der. Yine halife Ömer’in şu meşhur sözü herkesçe bilinmektedir: (لو عثرت بغلة في العراق لسألني الله عنها لما لم تصلح لها الطريق يا عمر) Dolayısıyla İslam’ın hizmet anlayışı, şeri hüküm olarak karşılığında hiç bir şey beklemeksizin Allah’ı razı etmektir.
4) ‘وَشَهِدَشَاهِدٌمِنْأَهْلِهَا’ ‘Olayın içinde bulunan biri şöyle şahitlik etti’:
Ben burada demokrasi ile ilgili fikir babalarının neler söylediklerine dikkat çekerek üç kısa örnek vermek istiyorum:
A- ABD’li ekonomist, 2003’ten beri Columbia Üniversitesi profesörü ve IMF’nin en önemli ekonomistlerinden biri Joseph Stiglitz şöyle diyor: (Ben artık öyle bir kanata vardım ki, büyük sanayi ülkeleri; üçüncü dünya ülkelerinde yaşayan insanların hayatlarını öyle bir duruma getiriyor ki, Dünya Bankası, Uluslar arası Ticaret Örgütü ve IMF gibi Uluslar arası Örgütler aracılığıyla daha zor ve çekilemez bir hale getirmektedir). Ayrıca bu adam; Dünya Bankası ve IMF’nin kendisine bir takım eleştirilerin baskısı altında kaldığı için istifa etmek zorunda kalmıştır.
B- İskoçyalı bir filozof ve ünlü bir ekonomist olan Adem Smith (1723-1790) şöyle diyor: (Mülkiyetleri korumak amacıyla kurulan seküler devleti aslında o zenginleri fakirlerden korumak için kurulmuştur.)
C- Ford arabası kurucusu da şöyle diyor: (İnsanların bizim bankacılık ve finansal sistemimizin nasıl işlediğin bilmemeleri iyi bir şeydir. Çünkü bu sistem nasıl işlediğini anlarlarsa, yarın sabahı beklemeden ayaklanırlar.)
Son olarak Allah-u Teâlâ’yı razı etmek isteyen bütün Müslüman kardeşlerime sesleniyorum. Yazının başında okuduğum ayeti kerimede geçtiği gibi ‘أَتَسْتَبْدِلُونَالَّذِيهُوَأَدْنَىبِالَّذِيهُوَخَيْرٌ’ ‘Yoksa siz daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz?’ Bakara/61 Daha iyi olan İslam’ı daha kötü olan demokrasi ile sakın değiştirmeyiniz ve Allah’ın nizamından yüz çevirmeyiniz ki Allah da sizden yüz çevirmesin.

Fuad Hamidoğlu
Gönderen huseyin

16 Mayıs 2015 Cumartesi

İslam’da Hükümlere Mantık Eklemek Ne Kadar Doğru?

İslam’da Hükümlere Mantık Eklemek Ne Kadar Doğru?

SİZDEN GELEN
TİPOGRAFYA
  • MEDİUM
  • HELVETİCA
Hükümlere mantık eklemek ümmette düşünme metodu haline gelmiş, ancak hükümlerde mantığı kullanmak İslam’a aykırı ve insanların İslam’ı anlamasını engelliyor diyebiliriz. Hükümlerde mantığın hiç bir yeri olmadığına birçok örnek verebiliriz. Ama bu konuya geçmeden önce bir şeyi bilmemiz gerekiyor:

Her madde sınırlı olduğu gibi insan aklının da sınırı vardır. Bu sınırdan ötürü çıkması mümkün değildir. Dinimizde bir şey haram ise, fayda veya zararını bilmesek de onun haram olduğunu kabul edip hükme mantık eklemememiz gerekiyor. Biz hükmün bir zararı olduğu için haram, ya da bir faydası olduğu için helal diyemeyiz.
Gusül ve abdest mutlaka maddi kirlerin temizlenmesi içindir denilemez. Bu böyle olsaydı mantıklı düşündüğümüz zaman su olmayınca teyemmüm emredilmezdi. Çünkü teyemmüm dediğimiz zaman toprak temizlemekten ziyade elimizi maddi anlamda kirletir. Oysa Müslümanların gusül ve abdest alması emre uymak içindir. Namaz jimnastik ve vücuda iyi geliyor diye kılınmaz. İyi jimnastik olur diye 3 rekâtlık namazı 4 rekat kılamayız, namaz vücuda iyi geldiği için değil emre uymak için kılınır. Domuz eti, önemli organlarda ağır hastalıklara sebebiyet veriyorsa da domuzun bu sebepten dolayı haram denilemez, hiç zararı tespit edilmese de domuz eti yemek haramdır, Müslümanların domuz eti yememesi emre uymak içindir. Allah koyduğu hükümlere sebep eklemediyse biz kendi mantığımızla sebep eklememiz doğru değildir, Allah’ın koyduğu hükme karşı gelinmez. Allah bizlere serbest olduğumuz bir çerçeve vermiştir onun dışına çıkmamamız ve düşünmememiz gerekir.
İslam, insanların Allah’ın varlığına iman edene kadar düşünmeye ve araştırmalarına teşvik eder. Aynısı durum Kur’an için de geçerlidir. Bu durumda İslami algılayana kadar düşünmek, araştırmak ve akla gelen her soruyu sormak mümkündür. Fakat şehadeti getirdikten sonra Allah’ın hükümlerine mantık eklemek ya da Allah’ın koyduğu hükümlerde mantık aramak İslam’dan değildir. Şehadet etmiş olan insan Allaha teslim olması gerekir. Bizler şehadet ettiysek Allah’a teslim olup Allah’ın bize vermiş olduğu çerçeve dışına çıkmamamız gerekir. Ki; Allah’ın varlığına inanan ve Kur'an-ı Kerimi hayat rehberi olarak kabul eden insan huzur bulacaktır ve Allah’ın hükümlerinde mantık araştırması yapmayacaktır.
Bu yanlış düşünme metodunu ümmet İslam devleti kurma metodunda da uyguluyor. İslam devleti kurma metodunda da yanlış ve hatalı düşüncelere rastlamaktayız.
Hz. Peygamberimiz (sav) İslam devletini kurmak için İslam’ı çevresindeki insanlara anlatmış, belirli bir sayı Müslüman oluştuktan sonra, bir grup halinde İslam davasını taşımaya devam etmiş ve bu yolda Müslümanlarla sadece bir metod üzeri durmuş ve bir metod üzeri İslam devleti kurmayı başarmış. Bu on yıllık bir süreçte ne kadar zorluklar çekseler de Müslümanlar metodlarını bir başka metodla değiştirmemişler. Peki, bizler neden bugün değişik yöntemlerle, metodlarla ve mantığımıza göre hareket etmeyi ve böylece pozitif bir sonuca varmayı bekliyoruz. İncelediğimizde değişik yöntemlerle, metodlarla ve mantığına göre sözde İslam için çalışan adamların pozitif bir sonuca varmadığı gibi sadece menfaatleri için çalıştığını gördük. Hala bazı Müslümanlar bir devlet başkanının Müslümanlara iyilik yaptığını ve Müslümanlar için, İslam için çalıştığını inanmaktalar. Bu sorunun kaynağı Müslümanların, iyi veya kötüyü kendi düşüncelerine ve mantıklarına göre değerlendikleri için. Fakat Müslümanlar Peygamberimiz (sav) hayatına bakmış olsalar ve bunu bir kişinin Müslümanlara iyilik yaptığını zikir etmeden önce “acaba bu şahıs İslam’ın sunduğu çerçeve içerisinde hareket ediyor mu?“ diye sorgulasalar görecekler ki sözde İslam için ümmet için mücadelede bulunan başkanların aslında İslam’a ve ümmete karşı çalışmakta.
O sözde İslam için çalışan hocalar, efendiler ve başkanlar Peygamberimiz (sav) gösterdiği yolda gitmemekteler. Allah zalimleri doğru yola iletmeyecektir…
Allahu Teala şöyle buyurdu:
"Allah kâfirleri ve zalimleri ne bağışlayacak, ne de doğru yola iletecektir. Onların iletilecekleri tek yol cehennem yoludur. Orada ebedi olarak kalacaklardır..." (Nisa Suresi, 168-169)
Allah yolunda çaba sarf ederler ise Allah doğru yolu gösterecektir. Allahu Teala şöyle buyurdu:
"Bizim uğrumuzda çaba sarf edenleri biz, elbette yollarımıza iletiriz." (Ankebut Suresi, 65)
Bu konuda bizler kimin peşinde olmamızı ve kimi desteklememiz gerektiğini bilebilmemiz için ilk önce kendimize şu soruları sormamız gerek olduğunu düşünüyorum:
1)       İyi dediğimiz şahıslar, gruplar, partiler İslam’ın bize verdiği çerçeve içeresinde hareket ediyor mu?
2)       Şahısların, grupların, partilerin yaptıkları iş ve attıkları adımlar, faaliyetleri kimin    için avantajlı ve kim bundan faydalanıyor?
3)       Şahısların, grupların, partilerin yaptıkları faaliyetlerinde uyguladıkları           yöntemleri ve metodları değişti mı?
                                                 
Kardeşiniz
Abdullah Can

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Cumanız mubarek olsun

ALLAH'I HATIRLATAN MÜSLÜMAN OLMAK Büyük-kücük, kadin-erkek, genç-ihtiyar herkese tavsiyem sudur: Baktiginiz zaman size ALLAH'i hatirlatanlara arkadas olun; onlarla dostluk kurun... Birgun Peygamber Efendimiz'e sordular. Dediler ki: -Ya Rasû......lALLAH kiminle oturalim? Buyurdu: -Görüsülmesi size ALLAH'i hatirlatan, konusmasi amelinizi artiran ve ilmiyle size ahiret istiyakini artiran kimselerle o...turun...... Bunun asla ihmal etmeyin...Birakiniz ihmal savsaklamaniz(hafife almaniz)bile size helâke götürür. Hayirli bir es, hayirli evlâtlar, hayirli komsular istersiniz degilmi? Nasil olacak bu? Sen hayirli olursan hayirlisini bulursun... Peygamberimiz Efendimiz bu noktayi da hedef gosteriyor. Buyuruyor ki: "- Sizin en hayirliniz, gördükleri zaman aziz ve celil olan ALLAH'in hatirlandigi kimselerdir..." Peki, siz ALLAH'i hatirlatan Müsluman mısınız? Goruldugunde ALLAH'in hatirlandigi insan olmak.... Yuzune bakdiginda iç huzuru duyulan insan olmak... Oturuşumuzla-kalkışımızla, yememizle-içmemizle, giyinip kusanmamizla,konusmamizla, huyumuzla, ortaya koydugumuzla, ticaretimizle, siyasetimizle ALLAH'i hatirlatan, Müslüman'a yakisir tavirla inancımızı temsil edelim. Bizi gören ALLAH'i hatirlasin. Hedefimiz, Islam'i en guzel sekilde temsil etmek olsun...O'nu hal dilimizle anlatacak kivama eriselim. Bize bakanlar Islami görsünler.Kaliteli Musluman olalim. Cevremizde emniyet ve güven telkin edelim.ALLAH'i cok anarsak, takva ehli olabilirsek bize bakanlarin ALLAH'i hatirlamalarina vesile oluruz. Su mealdeki ayeti hic unutmayalim: "ALLAH'a cagiran, iyi isler isliyen ve 'ben Müslümanim' diyenden daha guzel sözlü kim olur?" Bulundugumuz her mekanda inancimizi temsil ettigimizin farkinda olalim.Herkese ALLAH'a giden yolu gösterelim. Bos seylerle oyalanmiyalim.Dünya ve ahiret adina hayirli tesebbuslerde bulunup bu dogrultuda neticeye ulasalim. Unutmayalim ki, bu hâl üzere olanlar ALLAH'in hatirlanmasina vesile olanlardir. Sorumu tekrar ediyorum: - SIZ ALLAHi hatirlatan Müslüman misiniz? Öyle misiniz? Görüldügünde ALLAH'in hatirlandigi insan...Bu özellik ve güzellikte olan insanlara insanlik olarak o kadar ihtiyacimiz var ki....Böyle mu'minlere her devirde ihdiyac duyulmusdur. Sahabe'i kiram, birgun Peygamberimize sormus: -Ya ResûlALLAH, biz Sizin yaninizda iken, bambaska kisi oluyoruz. Icimizi bir muhabbet dolduruyor. Efendimiz buyurdu ki: "Eger sizler her zaman benim yanimda oldugunuz gibi bulunabilseydiniz, yatarken, gezerken melekler gelip sizinle musafaha ederlerdi." Demek oluyorki, birlikte bir feyz alis-veris oluyordu. Salih kisilerle birlikteliklerden iyi hâl sahibi olunur. ALLAH'i hatirlatan Müslumanlarla olmak ve de ALLAH'i hatirlatan Müsluman olmak duasıyla
Cumanız mübarek olsun

11 Mayıs 2014 Pazar

İSLÂM ÜMMETİNİN TEK KURTULUŞ YOLU HİLÂFET'TİR

Yazdır
Düzenle
Yayınlanma: Pazar, 06 Kasım 2011


İSLÂM COĞRAFYASINDA AKAN KANLAR, MÜSLÜMANLARIN ÜZERİNE ÇÖREKLENEN BU ZULÜMATLAR, İSLÂM ÜMMETİ'NE TEK KURTULUŞ YOLU OLAN HİLÂFET'İ  HATIRLATMAKTADIR.

Tarih boyunca batı dünyasının, İslâm'a kin besleyenlerin, servetler harcayarak tahrif etmeye, hatta yok etmeye çalıştğı en önemli konulardan birisi de İslâm'ın yönetim şekli olan Hilâfet olmuştur. Batı dünyası/İslâm düşmanları, müslümanların gönüllerine taht kurmuş O yüce makâmı, müslümanların gönüllerinden ve hayatlarından söküp atmak için gecelerini gündüzlerine katarak, hiç bir fedâkarlıktan kaçınmadan çalışmışlardır. Netice itibari ile yüce makam Hilâfet, sebatayistlerin kirli elleriyle ilğa edilmiştir. Hainlerin büyük gayretleriyle o kara günde İslâm'ın yönetim şekli olan Hilâfet müslümanların hem gönüllerinden hemde hayatlarından kovulmuş, İslâm Ümmeti'nin asası parçalanmıştır. Rahmet kandili söndürülmüş, ve İslâm Ümmeti, zulumatlara terk edilmiştir. O kara günde İslâm Ümmeti sadece İslâm'ın yönetim şekli olan Hilâfet'i yitirmedi, arkasında savaştığı ve korunduğu kalkanını, izzetle kuşanılmış İslâm'ın kılıcını, insanlığa davet ve cihad yoluyla İslâm Risalet'ini taşıyacak olan Şer'î makamını yitirdi.
O kara günden buyana İslâm Ümmeti'nin üzerine karabulutların hakim olduğu, bir karabelanın musallat olduğu üzücü bir hakikattır. Bu vahşetin ve zulümatların, İslâm Ümmeti'ne ve insanlığa Milâdi olarak 3 Mart 1924, (Hicrî olarak ise 28 Receb 1342)'den bu yana kesintisiz olarak isabet ettiği, yine İslâm Ümmeti'nin  alçak kafirlerin boyundurluğunda yaşamını sürdürdüğü, rahmet ve hayır kaynağı olan İslâm Risâleti'nden uzak bir yaşamda olduğu da bir hakikattır.
Üzülerek ifade ediyoruz ki, konum itibariyle İslâm Ümmeti perişan bir haldedir; izzetini, haysiyetini kaybetmiş durumdadır. Herşeyden önemlisi Allah'ın rızasından uzak bir hayat anlayışıyla, iyiliği emretmeyi kötülükten nehyetmeyi unutmuş/terketmiş, Allahu Teâlâ'nın kendisinden övgü ile bahsettiği hayırlı bir ümmet olmaktan uzak, Allah'ın yüce davetini aleme taşıyacak olan davet ehli  olmaktan uzak hayatını sürdürmektedir.
Maalesef  İslâm Ümmeti bugün Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in temellerini attığı, ashabına ve ümmetine şiddetle bağlanmayı emrettiği hayat sisteminden uzaklaş(tırıl)mıştır. Bunun aksine Allahu Teâlâ kesinlikle haram kıldığı halde beşerî sistemler İslâm Ümmeti'ne hâkim olmuş, çağdaş tağutlar hükmeder hale gelmiştir. Bu hakikatları vakıayı objektif bir şekilde değerlerinden herkes görecektir...
Bu karabelanın, zulümatların, fuhşiyatların, adaletsizliğin, insan katliyamının tek adresi ve sorumlusu kapitalizm nizâmı/sistemidir, çağdaş küfrün ta kendisidir. Bu küfür sistem değilmidir ki:
       -İnsanlığı Nurdan zulümatlara çıkaran,
       -Bu sistem değilmidir ki: Adalet yerine zalim despotluğu hakim kılan,
       -Bu sistem değilmidir ki; Mâsum insanların kanlarını emerek dünyaya kokuşmuş demokrasiyi pazarlayan,
       -Bu sistem değilmidir ki: Hakkın emin bekçisi olan samimi müslümanları terorist ilan ederek, katletmeyi zevk haline getiren ve katletmeyi kendine borç bilen,
       -Bu sistem değilmidir ki: Allahu Teâlâ'nın buyurduğu gibi tertemiz arzı, göğü, suyu ve havayı  pis elleriyle kirleten, fesat saçan,
       -Bu sistemdir ki: Allah'ın Dini'ni hayata hakim kılmaya çalışan samimi müminlere açıkca harp ilan eden,
       -Bu sistemdir ki; İslam'a ait sahih fikirlerin yerine bozuk fikirleri İslamî fikirlermiş gibi aleme pazarlayan ve bunun için servetler harcayan,
Kısacası: Bu sistemdir, vakıada kısırlığı, acizliği, fesat saçan hayat anlayışı ispatlanmış, hayrı getirmekten yoksun, şerri defetmekten aciz olan..İşte en son Filistin'de, Irak'ta, Lübnan'da ve İslâm coğrafyasında müslümanların belini büken, ‘müslümanlara Allah'ın yardımı ne zamandır' dedirtecek kadar artan, vuku bulan cürümler, işlenen fuhşiyatlar...!!! Bunların hepsi kapitalizm'in/ çağdaş küfrün eserleridir.
Asıl itibariyle bu tür musibetler/zulumatlar, İslâm Ümmeti'ne aşağı yukarı bir asırdır musallat olmaktadır. Evet, İslam Ümmeti bugün miladi olarak 83 yıl(Hicrî olarak 86 yıldan)'dan beri bitkisel hayata girmiş, o günden bu yana fikirlerine sahip çıkamaz, onları koruyamaz ve onları hakkıyla aleme taşıyamaz olmuştur. Kısacası İslam Ümmeti saldırılar ve tecavüzler altında inim inim inlemeye devam etmektedir. İslâm Ümmeti'nin arkasında savaştığı ve korunduğu kalkanı olmadığı müddetçe musallat olmaya da  devam edecektir. Allahu Teâlâ bizleri biran evvel bu zulumatlardan Nura çıkabilmeyi nasib etsin.(amin)
Gelişen olayları insaflı bir bakış sergileyen mutlaka şunlerı görecektir:
       -Kanları akıtılanlar müslümanlar,
       -Şahsi değerleriyle oynanıp, hayvani muamele görenler müslümanlar,
       -Mukaddesatları hiçe sayılıp, herdaim hakaret ve saldırılar görenler müslümanlar,
       -Ağlayanlar, sızlayanlar, acısından kıvrananlar yine müslümanlar,
       -Tecavüze uğrayıp, utanç dünyasında kahru-perişan olanlar bizim bacılarımız yani yine müslümanlar ve yine müslümanlar...!!!
Başka bir ifadeyle, bütün bu işlenen cürümlerin sadece müslümanlara yönelik olması, hakkın emin bekçisi olan samimi müslümanların katlediliyor, işkencelere maruz kalıyor olması küfrün İslam'a olan düşmanlığının en bariz göstergesidir. Yani onlar İslam'ı yok etmek ve onu tahrif edebilmek için vargüçleriyle çalışmaktadırlar. Bu bir hakikattır, inkar edilemeyecek kadar açktır.
Kafirlerin, müslümanları ezebilmek, sahip oldukları her şeyi tahrif edebilmek için vargüçleriyle çalıştıklarını ve çalışacaklarını beyân eden  âyetlerde Allahu Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
                                                           إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُواْ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّواْ عَن سَبِيلِ اللّهِ فَسَيُنفِقُونَهَا
"Gerçek şu ki, küfre sapanlar/kâfirler, (insanları) Allah'ın yolundan engellemek için mallarını harcarlar; bundan böyle de harcayacaklar".[1]
Yine başka bir âyet'inde Allahu Teâlâ:
                                                                يُرِيدُونَ لِيُطْفِؤُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَاللَّهُ مُتِمُّ نُورِهِ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ
"Onlar, Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Oysa Allah, kendi nurunu tamamlayıcıdır; kâfirler hoş görmese bile".[2]
Meselelere sahih bir nazarla bakıldığında kafirlerin İslâm'a ve müslümanlara yönelik hareketlerin arkasında  işbirlikçi yöneticilerin olduğu,  işlenen cürümlere- yapılan bu zülümlere- onlarında ortak oldukları, hatta bu nurun sönmesi, İslam'ın hayata tekrar hakim olmaması için kafirlerden daha fazla gayret göstersikleri görülecektir.
O zaman Allah aşkına soruyoruz, yeryüzünün Allah Subhânehu ve Teâlâ'nın ifadesiyle/tarifiyle en korkak mahlukları,  çağdaş tağutlar, müslümanlara ve müslümanların değerlerine saldırma cesaretini nereden almaktadırlar?
Daha net  bir ifadeyle, İslâm'ı tahrif edebilme ve  İslam'a savaş açma cesaretini nereden almaktadırlar?
Hakkın tespiti için bakan kimse, küfürün, bu cesareti İslam Ümmeti'nin başıboş oluşundan almakta olduğunu görecektir.
Küfrün kahraman kesilmesi; İslam Ümmeti'nin arkasında savaştığı ve korunduğu o kalkanın olmayışındandır. İslâm Ümmeti'nin dayanağı olan asanın kırılmış olmasındandır.
İşte hevasından ve hevesinden konuşmayan Rasullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in temellerini attığı, vaad ettiği, olmasını taleb ettiği, kendisine sıkı sıkı sarılmamızı emrettiği Hilâfet'in yokluğudur kafirin cesaretine cesater katan.
Aslında Rasullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem'ın şu sözü bize bütün gerçekleri, olması gerekenin ne olduğunu açıkça haykırmaktadır;
Ebu Hüreyre'den rivayetle Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:"Muhakkak ki imam (Halîfe) kalkandır. Onunla savaşılır ve korunulur." [3]
Hepimiz biliyoruzki günümüzde başımıza gelen  tüm bu musibetler, felaketler, işgaller, katliyamlar, ülkelerimizin uğradığı şiddetli sıkıntılar ve zorluklar, hayatımızı en dakik ve sahih çözümler ile düzenleyen, insanı, kainatı yaratan Allah(c.c)'nun bizim için seçtiği Islâm Dini'nin siyasi-ideolojik bir nizam olarak toplum-hayat ve devlet bazında uygulanamayaşından kaynaklanmaktadır. Zira bunu uygulamanın, Rahmet Nızamını hayata geçirebilmenin, Allah'ın sözünü hayata hakim kılmanın yolu, Islâmî bir devletin varlığını gerektirmektedir. İşte bütün  bu cürümlere son vererek İslâm Ümmet'ine izzetini tekrar iyade edecek devletin, yönetim şeklinin adı Hilâfettir.
İslâm Ümmeti'nin şu anda suya, ekmeğe, havaya ihtiyacı olduğu gibi, muhtaç olduğu tek şey Hilâfet'tir.
Çünkü Hilafettir: İnsanlığı Zulümatlardan Nura çıkaracak Risaleti insanlığa taşıyacak olan.
Çünkü Hilafettir: Hayat ve Rahmet kaynağını insanlığa tatbik edecek olan.
Çünkü Hilafettir: Kafirlerin haince çizmiş olduğu sınırları kaldırarak, İslâm Ümmeti'ni "La ilahe illallah Muhammdurrasulullah" sancağı altında toplayacak olan.
Çünkü Hilafettir: Müslümanlara atılan herbir bombanın, sıkılan her bir kurşunun, yapılan her bır zulumun hesabını kafirlerden bir bir soracak olan.
Çünkü Hilafettir: Ancak bu zulumlere son vererek kâfirlere dünyayı dar edecek olan.
Çünkü Hilafettir: Fitneden eser kalmayıp Din yalnızca Allah'ın oluncaya, Allah'ın mülkünde sadece Allah'ın sözü geçinceye kadar Allah adına kılıç sallayacak olan.
Şimdi gelişen olaylara basiretle bakıp, hakkı görmenin ve hakka sarılmanın vakti gelmedi mi?
Allah'ın Nur'unu, İslâmî hayatı hâkim kılacak, Allah'ın indirdiği ile yöneterek, âleme İslâm Risâlet'ini davet ve cihad yoluyla taşıyacak olan II. Râşidi Hilâfet için çalışmanın vakti gelmedi mi?
Küfrün akidesinden çıkmış olan Demokasi, Cumhuriyet, Laiklik gibi ğayri İslâmî olan fikirleri ve yönetim nizamlarını redederek Allahu Teâlâ'nın kendisinden razı olduğu ve onun haricindeki dinlerin indinde kabul görmediği İslâm Dini'ni hayata hakim kılacak olan II. Raşidi Hilafetin ikamesi için vargücümüzle çalışma yapmanın zamanı gelmedimi?
Artık vakit, izzetimizi, onurumuzu, haysiyetimizi ve bütün değerlerimizi bize geri iyade edecek, İslâm Ümmeti'nin kurtuluş ümidi  olan II. Raşidi Hilafeti kurmanın vakti değilmidir?  
Evet değerli kardeşlerim,
Bizler şimdiden Hilâfet güneşiyle karanlık günlerin aydınlık dolu günlere dönüştüğünü, zulumatın yerine adaletin hakim olduğunu, rahmetin, nurun hayatımızı kuşattığını yakînen görebiliyor, yarınlara, hatta bir sonraki günümüze Hilâfet sancağının altında girebilmenin arzusuyla bakıyoruz. Çünkü bu vaât/söz bir beşerin vaâdi/sözü değil, vaâdinden asla dönmeyecek olan Allah Subhânehu ve Teâlâ'nın vaâdidir. Allahu Teâlâ şöyle buyuruyor:
وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِيـنَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُون
"Allah, sizlerden îmân edip sâlih amel işleyenleri, kendilerinden öncekileri yeryüzünde Halîfe kıldığı gibi onları da yeryüzünde Halîfe kılacağını, onlar için seçtiği dinlerini (İslam'ı) yeryüzünde hâkim kılacağını, (geçirdikleri) bu korkularını güvene çevireceğini vaâdetti. Zira onlar yalnız Bana kulluk ederler ve hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Her kim de artık bundan sonra inkâr ederse işte onlar fâsıkların ta kendileridir". [4]
Allah Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle müjdeliyor: "Allah (cc)'ın bulunmasını dilediği müddet, içinizde nübüvvet (peygamberlik) olacaktır. Onu kaldırmayı dilediğinde onu kaldırır. Sonra nübüvvet metodu üzere HİLÂFET olacaktır. Allah (cc)'ın dilediği kadar kalacak, dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra ısırıcı (zalim) yöneticiler olacaktır. Allah'ın bulunmasını dilediği kadar kalacak, kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra zorba yöneticiler olacaktır. Allah'ın bulunmasını dilediği kadar kalacak, kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra Nübüvvet metodu üzerine HİLÂFET olacaktır." [5]
Abdullah  İmamoğlu


[1] el-Enfâl (8) , 36
[2] es-Saff (61) , 8
[3] Müslim , K. Imara ,Bab 9 H. ,  1841
[4] en-Nûr (24) , 55
[5] Ahmed b. Hanbel, Müs. Kufiyyin, 17680