8 Aralık 2015 Salı

Düzen ve Müslüman

Oysa bugün zulme maruz kalmış, adaleti küfür güçlerin organizasyonlarında bekler haldeyiz. Irki, kavmi, coğrafi nedenlerden dolayı ümmet bütünlüğümüz parçalanmış ve dolayısıyla ümmet bilincini kaybetmiş durumdayız. İslâm, tevhîd dinidir, vahdet dinidir. Tevhid dini ise bir ümmet olmamızı emretmektedir.
07/12/2015
Sistem, yol ve yöntem şeklinde, düzen ise belli yöntem, ilke veya yasalara göre kurulmuş nizam, sistem ya da bir devletin belli başlı ilkeleri bakımından yönetimde tuttuğu yol, yönetim biçimi, rejim şeklinde tarif edilmektedir. Rejim de aynı anlama gelecek tarzda yani bir devletin yönetim biçimi olarak tanımlanmaktadır.
Din kelime olarak ‘itaat etmek, idare etmek, yol, kanun, şeriat, tarikat, millet’; deyim olarak ise insan hayatını düzenlemek amacıyla konulan kurallar bütünü anlamına gelmektedir. Bu kurallar, Allah tarafından konulmuşsa, buna İslam, insanlar tarafından konulmuşsa buna da beşeri din denilmektedir. Dolayısıyla din de –ister hak din, ister batıl din olsun- bir sistemi, bir yönetim biçimini öngörmektedir.
İslam, Allah nezdinde kabul edilen Hak din iken, beşeri din/ler ise Allah nezdinde kabul edilmeyen batıl din(ler)dir. (Al-i İmran, 3/85) Çünkü Allah nezdinde din tektir, o da İslam’dır. (Al-i İmran, 3/19) Bu nedenledir ki Hz. Adem (as)’dan bu yana gelen bütün peygamberlerin getirdiği dinin ortak adı İslam’dır. Nitekim “İbrahim ne Yahudi ve ne de Hıristiyan’dı: ancak o, Hanif (muvahhid) bir Müslüman’dı…” (Al-i İmran, 67); aynı şekilde Hz. Nuh (a.s.) ile ilgili Yunus Suresinde (Yunus, 72), Hz. Yusuf (a.s.) ile ilgili Yusuf Suresinde (Yusuf, 101), Hz Süleyman (a.s.) ile ilgili Neml Suresinde (Neml, 44), Hz. İsa (a.s.) ile ilgili Maide Suresinde (Maide, 111) ve benzeri diğer ayetlerde de diğer peygamberlerin de Müslüman oldukları açıkça belirtilmiştir. Dolayısıyla İslam’ın dışında kalan ve insanların/toplumların hayatlarını düzenleme iddiasıyla kanun/hüküm koyan bütün diğer dinler ise batıl dinlerdir.
Dolayısıyla ben Müslüman’ım diyen bir kimsenin İslam’dan başka bir din; İslam’ın öngörmediği/uygun görmediği bir yönetim biçimi araması ya da seçmiş olması, Din’i (İslam’ı) başka –batıl- bir dinle(rle) veya bu din(ler)in bir parçası ile –sanki eksik imiş gibi- tamamlamaya çalışması asla kabul edilemez. Çünkü İslam Dini, tamamlanmış (Maide, 5/3) ve kitabında da hiçbir şey eksik bırakılmamış bir dindir (En’am, 6/38). Hz. Muhammed (as) da son peygamber (Ahzab, 33/40), Kur’an-ı Kerim de son kitaptır. Yani artık yeni bir peygamber ve dolayısıyla da yeni bir kitap gelmeyecektir. Çünkü Hz. Muhammed (as), âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bir peygamberdir (Enbiya, 21/107). Bu, Hz. Muhammed (as) kıyamete kadar gelecek bütün insanların peygamberi olduğu anlamına gelmektedir. Yani Hz. Muhammed (as), diğer peygamberlerden farklı olarak belirli bir dönem, belirli bir kavme gönderilmemiştir.
PEYGAMBERSİZ, İSLAMİ MÜCADELE OL(A)MAZ
Kur’an-ı Kerim’de Peygamberle ilgili ayetlere baktığımızda, bütün ayetler Peygambere iman etmeyi (Bakara, 2/177; Nisa, 4/136), O’na kayıtsız, şartsız itaat etmeyi (Nisa, 4/59, 64, 80; Al-i İmran, 3/31-32; Ahzab, 33/36) O’nu örnek almayı (Ahzab, 33/21, Mumtehine, 60/4) emretmektedir. Dolayısıyla bu ve benzeri ayetlerden, ancak Peygamber örnekliğinde verilecek bir mücadelenin İslami bir mücadele olacağı kolaylıkla anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber (as)’ın Veda Hutbesi’nde “size iki şey bırakıyorum, şayet sarılırsanız dalalete düşmezsiniz; bu iki şeyden biri Kur’an-ı Kerim, diğeri ise Sünnetimdir” buyurması da bunu teyid etmektedir. Dolayısıyla bir mücadelenin, İslami mücadele olabilmesi için, bu mücadelenin Allah’ın rızasına uygun olması ve hedefinin de, bu hedefe ulaşmak için izlenilen yol ve yönetimin de mutlaka İslami olması gerekmektedir. İşte o zaman böylesi bir mücadelede gösterilecek çaba ve gayret salih amel/amel-i hasene olacaktır. Aksi halde gösterilecek amel bir iştir, ama salih amel/amele hasene değildir. Zaten bir amelin salih amel olabilmesi için, o ameli işleyende üç şartın bulunması gerekmektedir. Bu şartlardan biri, o kişinin mü’min olması, (çünkü mü’min olmayanların ameli makbul değildir; Al-i İmran, 3/91; İbrahim, 14/18); ikincisi, o ameli sadece Allah rızası için yapmış olması (Beyine, 98/5), üçüncüsü ise Şâri’nin koyduğu ölçüler dâhilinde o amelin işlenmiş olması gerekmektedir. Aksi halde, işlenen amel, salih ya da amel-i hasene yani Allah tarafından kabul edilebilir bir amel olması mümkün değildir.
Bu anlatılanlardan da anlaşılmaktadır ki, bizler Peygamberleri ve onların küfürle, şirkle ve tuğyanla mücadele yöntemlerini örnek almak zorundayız. Bu nedenledir ki Peygamberlerin mücadele şekilleri ve yöntemleri Kur’an-ı Kerim’de uzun uzun anlatılmıştır (Yusuf, 12/111). Dolayısıyla Müslümanlar, sadece, peygamberlerin ailesiyle, çevresiyle, kavmiyle olan ilişkilerinde izledikleri yol ve yöntemi değil, aynı zamanda hatta belki de öncelikli olarak verdikleri tevhidi mücadeleyi örnek almakla mükelleftirler. Çünkü Peygamberlerin esas sorumluluğu, Allah’tan aldıkları mesajı, kendilerine öğretilen/gösterilen metoda/yönteme uygun olarak insanlara ulaştırmaktır. Zaten her peygamber de, bir tek amacı gerçekleştirmek üzere gönderilmiştir. Bu amaç ise, insanları tek ilah olan Allah’a ibadet etmeye ve tağuttan kaçınmaya davettir (Nahl, 16/36). İnsanların bu mesajı kabul edip icabet etmeleri ya da etmemeleri, peygamberlerin sorumluluğunda değildir. Usulüne/metoduna uygun olarak davet etmiş olmalarına rağmen insanlar iman etmemişler ise, peygamberlerin (ve dolayısıyla mü’minlerin) bu konuda yapacakları başka bir şey yoktur. Nitekim Allah’u Teâlâ ayetlerinde peygambere hitapla; ‘Onlar iman etmiyorlar diye kendini helak mi edeceksin, (Şuara, 26/3; Kehf, 18/6) biz istersek hepsini iman ettiririz. Sen onlara tebliğ etmekle mükellefsin, onların üzerine bekçi/muhafız değilsin’ buyurmakla, başta peygamberler olmak üzere bizlerin de tebliğde yetki ve sorumluluğumuzun çerçevesini belirtmiş olmaktadır.
Bu çerçevede Hz Nuh (as), tevhid mücadelesine bıkmadan, usanmadan 950 sene (Ankebut, 29/14) devam etmiştir. Gece, gündüz demeden sürdürdüğü bu mücadelesinde, bir bıkkınlık, bir ümitsizlik de asla söz konusu olmamıştır. Hz. Nuh (as), kavminin şirkteki ısrarına rağmen mücadelesini devam ettirmiş, ancak bu mücadelesine rağmen kendisine iman eden insanların sayısı bir ailenin fertleri kadar, hatta daha az olduğunu Kur’an bize bildirmiştir. Nitekim bir ayette, ‘onunla birlikte çok az kimse iman etmişti’ buyurulmaktadır (11/40). Ama bütün bu sıkıntılara rağmen Hz. Nuh (as) davasında, davet şeklinde ve tebliğ yönteminde bir değişikliğe gitme ihtiyacı duymamıştır.
Bu tavrın, davetteki bu azmin, bizler, Hz. İbrahim (as)’da da, Hz. Musa (as)’da da ve diğer peygamberlerde de aynı şekilde devam ettiğini görmekteyiz. Hiçbir peygamber içinde yaşadığı küfür sistemi karşısında ümitsizliğe düşmemiş, karşılaştığı zorluklardan dolayı davet yönteminde bir değişikliğe gitme ihtiyacı duymamıştır. Aynı zamanda içinde yaşadıkları şirk sistemiyle uzlaşmamış, onlarla birlikte, onların kural ve kurumlarıyla iç içe, hiç bir şey olmamış gibi yaşamamıştır. Dünyaya ve dünyanın içindekilere bakışları da hep aynı olmuştur. Her bir peygamber, tevhid mücadelesinde, acele olan için değil, ahir olan için mücadele etmiştir. Çünkü onlar için ahir olan, ilk olandan yani içinde yaşadığı dünyadan daha hayırlıydı.
Her peygambere indirilen vahyi değiştirmek nasıl mümkün değilse ya da değiştirmeye kalkışmak ne derece günahsa, aynı şekilde, bu ilahi vahyi insanlara götürme yol ve yöntemini değiştirmeye kalkışmak da aynı derecede günahı gerektirir. Zaten hiçbir peygamber, bu metodun dışına çıkmadığı gibi şartların değiştiği bahanesiyle metodu/yöntemi değiştirmeye kalkışmamıştır. Merhum Şehid Seyyid Kutub’un da isabetli bir şekilde belirttiği gibi ’Kur’an’ın indirilişi nasıl Rabbani ise, onun insanlara ulaştırılma tarzı/yöntemi de Rabbanidir.’ Bir Müslüman için peygamberlere itaat etmek, imani bir sorumluluk olduğuna göre, peygamberlerin izlemiş oldukları bu yol ve yöntem de onlar için uyulması gereken bir mükellefiyettir, bir sorumluluktur. Çünkü bu mükellefiyet Müslümanlar için aynı zamanda bir ibadettir.
Üstelik bu metoda uygun olarak faaliyet gösterip göstermemek, Müslümanların tercihlerine de bırakılmamıştır. Çünkü bu, Müslümanlar için akidevi bir zorunluluktur. Zaten, İslam’ın gözettiği hedefleri, İslam’ın öngördüğü ilke, esas ve metoda riayet etmek şartıyla gerçekleştirme faaliyetleri, ancak ‘İslami Faaliyet’ler olarak adlandırılabilir. Çünkü bu faaliyetlerin gerçekleştirilmesinde, faaliyetlerin kendisi kadar, izlenen yöntem ve metod da önemlidir. “Bir farzın yerine getirilmesi için gerekli olan şeyler de farzdır” kaidesi gereğince bir faaliyetin İslami olabilmesi için izlenen yol ve yöntemin de mutlaka İslami olması gerekmektedir. Peygamber Efendimiz ya da Kur’an’da zikri geçen diğer peygamberler, kendi dönemlerindeki despotik ve oligarşik güçlere karşı verdikleri tevhidi mücadelede, bu anlamda taviz vererek asla uzlaşma yolunu denememişlerdir. Dolayısıyla Peygamberlerin tevhidi mücadeledeki bu tavrı, her dönemde –özellikle de günümüzde- mücadele veren Müslümanlar için vazgeçilmez bir örnektir. Çünkü tevhidi mücadelede, Müslümanlar için öncü ve örnek alınacak şahsiyetler Peygamberlerdir.
Son Peygamber dâhil Kur’an’da zikri geçen diğer peygamberlerin tamamı, bütün zorluklara, kendilerine yönelik saldırılara ve işkencelere rağmen, hiçbirisi, hiç bir zaman İslâm’ın ilkelerini pazarlık konusu yapmamış, müşriklerle uzlaşmaya yanaşmamıştır. Bu konuda en ayrıntılı örneği son peygamber Hz. Muhammed (as)’ın hayatında görmek mümkündür. Mekke’de zulmün, vahşet ve işkencelerin tarihe kara bir leke olarak geçtiği o karanlık dönemde, hem kendisine, hem de mü’minlere insanlık dışı baskı ve işkence yapılırken, işkenceleri durdurmak ya da biraz olsun hafifletmek için bile tevhidden ve ilkelerinden en küçük bir taviz dahi vermemiştir. Mekke’nin müşrik önderlerine, müstekbirleşen yöneticilerine, zenginlikle şımaran siyasi zorbalara karşı iletilmesi gereken ilahi mesajı gizlemeye, çarpıtmaya yeltenmemiş, putları ve putçuları övecek tavır kesinlikle sergilememiştir. Kendisinin ve mü’minlerin hayatı pahasına, işkencelere, boykotlara rağmen, kimseden çekinmeden, sözlerini eğmeden, bükmeden, müşrik önderlerin hoşuna gitmese de Kur’an’ı ve Allah’ın hükümlerini, açık ve net bir şekilde insanlara tebliğ etmiştir.
Hz. Peygamber (as)’ın ihtiyaç duyduğu zamanlarda bile müşriklerden yardım kabul etmemiş ve onlarla uzlaşma yoluna gitmemiştir. Bunun örneklerini siyer kitaplarında çokça görmek mümkündür.[1] Ayrıca İslami mücadele sürecinde müşriklerle her türlü ittifakın Resulullah tarafından uygun görülmediği, bundan şiddetle kaçındığı gerçeği naslarda da açıkça belirtilmiştir. Nitekim Kafirun Suresi, Müslümanlarla diğer batıl din mensuplarının bir arada, uzlaşmış olarak, birbirlerinin dinlerini kabul etmiş şekilde bir arada yaşamalarının mümkün olmadığını açıkça bize göstermektedir. Bu suredeki ve diğer surelerdeki ayetler, Müslümanlarla müşrikler arasındaki ayrılığın kesin ve net olduğunu, gri herhangi bir noktanın bırakılmadığını açık ve kesin bir emir olarak bize bildirmiştir. ‘Sizin dininiz size, benim dinim bana’ (Kafirun, 109/6) ayeti bu ayrılığı ve uzlaşmanın asla mümkün olmayacağını kesin bir şekilde ortaya koymuştur.[2] Resulullah (as) da bir Hadis-i Şerifi’nde açıkça “Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız” diye emretmesi (Nesai, K. 48, B. 52) de müşriklerle uzlaşmanın, onlardan yardım istemenin mümkün olmadığını göstermektedir.
Bu da bize gösteriyor ki, tevhid ile şirkin, küfür ile imanın, mü’min ile kâfirin, muvahhid ile müşrikin, uzlaşı içerisinde bir arada, birbirlerinden memnun bir şekilde yaşaması asla söz konusu değildir. Bu, konjonktürel ya da içtihadla değiştirilebilecek bir durum da değildir. Çünkü İslam’da, tevhid ile şirk arasında uzlaşma veya orta çözüm yolu yoktur. Ancak, Hak veya batıl, hayır veya şer, doğru veya yanlış, hidayet veya dalalet, nur veya karanlık, adalet veya zulüm birbirinden ayrı ve birbirine zıt olarak varlıklarını sürdürebilirler. Şirkin, tuğyanın nedeni ve üreticisi olan beşer aklının ürünü beşeri dinlerle uzlaşmak, onların uygun gördüğü ya da dayattığı yol ve yöntemleri uygulamak asla İslami olmayacaktır. Çünkü Kur’an tarihi bize Hz. Musa (as) ile Firavunu, Hz. Muhammed (as) ile Ebu Cehil’i; Hak ile batılı, Müslüman ile kâfiri uzlaşı içerisinde, birbirlerinden rahatsız olmadan yaşadıklarını göstermemektedir. Günümüzde hiç kimsenin de Nuh (as) ile Firavun’u, İbrahim (as) ile Nemrud’u, Muhammed (as) ile Ebu Cehil’i bir arada, Dar’u Nedve’lerde göstermeye, aynı meclislerde yan yana birbirlerinden memnun bir şekilde oturtmaya hakkı ve yetkisi yoktur. Çünkü Nisa Suresi’nde “O, size Kitapta: ‘Allah’ın ayetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğinizde, onlar bir başka söze dalıp geçinceye kadar, onlarla oturmayın, yoksa siz de onlar gibi olursunuz’ diye indirdi” (4/140; En’am, 6/68) buyurmak suretiyle Müslümanlar için bir tehlikeye işaret etmektedir. Çünkü bu ayetlerde belirtilenlerin aksine bir gayret ve çaba, kişinin Müslümanlığını tartışmalı hale getirir. Ayrıca Kur’an’da, İslam ile diğer batıl dinleri ve savunucularını uzlaştırmaya dönük bütün çabalar reddedilmiştir. Son Peygamber Hz. Muhammed (as)’ın uzlaşma karşısındaki tavrı ise bugün her Müslüman’ın örnek alacağı tarzda nettir. Hiç kimsenin bunu evirip çevirmesine ve içinde yaşadığımız şirk sistemlerinin karşı çıkmadığı yol ve yöntemleri konjonktürel şartlar gereği Müslüman kitlelere İslami kılıflara büründürerek dayatmaya hakları yoktur.
İSLAM İLE BEŞERİ DİNLER ARASINDAKİ TEMEL ÇELİŞKİ; AKİDEVİDİR
Beşeri dinlerle İslam dini arasında giderilmesi asla mümkün olmayan temel farklar bulunmaktadır. Beşeri dinlerde, beşer iradesi esastır. Bu iradenin azınlık, ya da çoğunluk olması önemli değildir. Her iki halde de, hüküm koymada ilahi vahiy değil, beşer iradesi esas alınmaktadır. Bu ise, beşer iradesinin ilahlaştırılması anlamına gelmektedir. Oysa İslami hükümleri esas alan sistemlerde, ilahi vahiy esas alınmaktadır. Yani helal ve haramı tayinde, kanun ve şeriat vaz’ etmede, halk iradesi ya da halkın ‘çoğunluğu’ kavramının hiçbir anlamı ve önemi yoktur. Nitekim ‘Yeryüzündeki insanların çoğuna uyarsan, seni Allahın yolundan saptırırlar’ (Enam, 6/116) ayeti de bunu teyid etmektedir. Dolayısıyla çoğunluk şirk olan bir günahı benimsemiş olsa, bu, asla mazur görülemez ve gösterilemez. Mesela, çoğunluk faizin, zina ve içkinin helal/kanunen meşru olduğunda birleşse, şer’i/İslami çerçeve içerisinde bunlar yine haramdır ve bunların haramlıklarını kabul etmeyen bütün insanlık da olsa Allah’ın haram kıldığı şeyleri helal kılmaya yeltendiğinden dolayı ‘bütün insanlık’ müşrik ve kâfir olur. Bu, İslam ile beşeri dinler arasındaki temel ve giderilmesi söz konusu olmayan bir çelişkidir.
Kısacası İslam’da meşruiyetin kaynağı vahiy’dir, beşeri dinlerde ise beşer/insan aklıdır; yani heva ve hevestir. (Furkan, 25/43) Beşeri dinlerde ya parmak usulü ile halkın çoğunluğunun kararı ya da zorbalık ve despotlukla egemenlerin kararı esas alınır. Helal ve haram koyucu, halkın iradesiyle belirlendiği iddia edilen parlamentolardır. Yani parlamentolar/meclisler/senatolar/kongreler, Allah’ın haram kıldığı zinayı, içkiyi, kumarı, faizi helal, Allah’ın helal kıldığı hicabı, nikâhı vb diğer helal olan şeyleri ise yasaklayarak haram kılabilir. Çünkü beşeri dinlerde tek belirleyici unsur, halkın iradesinin temsilcilerinden oluşan parlamentolardır.
Oysa İslam’da, bir şeyin meşru olup olmadığının sınırlarını Allah (cc) tesbit eder. Ancak O, emir ve hükmü koyabilir, helal ve haramı O tayin edebilir. Çünkü Allah’tan başka hiçbir kimsenin hüküm koymak hak ve yetkisi yoktur. (En’am, 6/57; Yusuf, 12/40, 67; Kasas, 28/70, 88 vs.) Allah’ın hükmünün dışında kalan bütün hükümler cahili hükümlerdir ve bu hükümleri kabul etmek, hüküm koyanları Allah’a şirk koşmak ile aynı anlama gelir. (Maide, 5/50) Ben Müslüman’ım diyen bir kimse, tek başına da kalsa, asla şirki mazur göremez ve gösteremez. Çünkü bilir ki, Allah’u Teâlâ diğer günahları affetse de, şirki asla affetmeyecektir. (Nisa, 4/48, 116) Dolayısıyla İslam Dini ile beşeri dinlerin; uzlaşması, barışık bir şekilde bir arada yaşaması asla mümkün değildir. Çünkü beşeri din/ler (Beşer aklının ürünü her türlü ideoloji ve izmler) ayrı bir din, İslam da ayrı bir dindir. ‘Sizin dininiz size, benim dinim de bana’ (Kafirun, 109/6) ayeti, şirkle uzlaşmayı, onunla bir arada yaşamayı kesinlikle yasaklamıştır.
Müslümanlar olarak laikler, Kemalistler veya emperyal ve Siyonist destekli ılımlı İslamcıların saldırıları nedeniyle ahiretimizi tehlikeye atacak hiçbir tavır geliştiremeyiz, geliştirmemeliyiz. İlkeli davranışta duygusallığa asla yer yoktur. Şayet olsaydı, Hz. Peygamber (as), gözlerinin önünde iniltileri arş-ı alaya çıkan sahabelerine yönelik olarak yapılan işkencelerden dolayı geri adım atar ya da bu işkencelerin sona ermesi için uzlaşma yoluna giderdi. Bu asla olmadığına göre, bizim de haklı gibi görünen ama asla haklı olmayan şu ya da bu gerekçelerle duygusal davranarak olmazsa olmaz ilkelerimizden taviz veremeyiz, vermemeliyiz.
Bizler, “bir elime güneşi, diğer elime ayı verseniz dahi, ben bu davadan vazgeçmem”; “Üzülme Allah bizimle beraberdir” (Tevbe, 9/40) diyen bir Peygamberin ümmetiyiz. Bizler “İnanıyorsanız/iman ediyorsanız üstün olan sizlersiniz” (Al-i İmran, 3/139) “Peygamber sizin üzerinizde, siz de insanlık üzerinde şahitlersiniz’ (Bakara, 2/143) buyuran Allah’ın kullarıyız! Dünyaya hükmetme, kendilerine iktidar verildiğinde iyiliği emretme, kötülükten nehy etme görevini yerine getirmekle (Hacc, 22/41) ve “hakka rehberlik etme ve adaleti icra etmekle” (A’raf, 7/181) mükellefiz. Oysa bugün zulme maruz kalmış, adaleti küfür güçlerin organizasyonlarında bekler haldeyiz. Irki, kavmi, coğrafi nedenlerden dolayı ümmet bütünlüğümüz parçalanmış ve dolayısıyla ümmet bilincini kaybetmiş durumdayız. İslâm, tevhîd dinidir, vahdet dinidir. Tevhid dini ise bir ümmet olmamızı emretmektedir. Nitekim Allah-u Teâlâ biz Müslümanları, “ümmetün vahide” (Enbiya, 21/92; Mü’min, 40/52) olarak vasıflandırmaktadır. Kur’an, “Allah’ın ipine sımsıkı, ama topluca/cemian sarılmamızı, parçalanıp, dağılmamamızı (Al-i İmran, 3/103) istemektedir. Bütün bu emirlere rağmen bizler neden ümmet bilincini kaybettik sorusunu kendimize sormalı ve cevabını da mutlaka vermeliyiz ki ümmet bilincini yeniden kuşanabilelim. Bu gerçekleşmeden bu zillet içerisinde yaşamamız devam edecek ve emperyal işgal ve istiladan da kurtulmamız mümkün olmayacaktır.
Tevhidi mücadelede yani İslam’ın hayat kılınma mücadelesinde örneğimiz Hz. Muhammed (as)’dır. Hz. Peygamber (as) kendisine yapılan bütün tekliflere rağmen bu mücadele yönteminde asla vazgeçmemiştir. Bir yandan sahabesi işkencelerden geçirilerek kimileri şehid edilirken, kimileri de Allah’ın yardımı ne zaman ey Allah’ın Resulü çığlıklarına rağmen müşriklerle uzlaşmamış, izlediği yol ve yönteminde yumuşamaya gitmemiştir. Sahabesi akıl almaz işkencelere, ambargolara tabi tutulmasına rağmen, müşriklere boyun eğmemiş, Dar’u Nedvelere gidip onların hükümlerini/kanunlarını kabul etmeye meyl etmemiştir. Sahabeden Habbab bin Eret (ra) Allah’ın yardımı ne zaman diye sorduğunda, Hz. Peygamber(as)’ın verdiği cevap İslami mücadelede sabrın ve kararlılığın önemini göstermektedir; “Sizden önce geçenlerden birinin başının ortasına testere konur ve ayağına kadar kesilirdi de bu onu dininden döndürmezdi. Demir taraklarla taranır, etiyle kemiği ayrılırdı da bu onu yine dininden döndürmezdi.” Sonra Peygamber (as) buyurdu ki: “Allah’a andolsun ki, Allah Teâlâ bu dinin hâkim olmasını arzu etmektedir, öyle ki yolcu San’a’dan bineğine binecek, Hadramût’a kadar gelecek, Allah’tan başkasından ve koyunları için de kurttan başkasından korkmayacak. Ne var ki siz çok acele davranan bir topluluksunuz.” (İbn Kesir Tefsiri, Çağrı Y., 3/831-832)
Rabbimiz de Kur’an-ı Kerim’de “Allah’ın Yardımı Ne Zaman?” “Sizden önce gelip geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi ve yanındakiler; ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ dediler. Dikkat edin, şüphesiz Allah’ın yardımı pek yakındır” (Bakara 2/214; ayrıca Ankebût 29/1-3 ) buyurmak suretiyle mücadelenin kolay olmadığını bize göstermektedir.
Bizler bir imtihan dünyasında yaşıyoruz; açlıkla, yoklukla/yoksullukla, mal ve canla ve çeşitli şekillerde imtihan edilmekteyiz. Aslolan bu imtihanı Allah’ın rızasına uygun olarak kazanabilmenin gayret ve çabası içerisinde olmaktır. Bugün İslam dünyasında, işbirlikçi ve emperyal devletler tarafından her Müslüman’ı -hatta halen az da olsa vicdan sahibi olan- her insanı üzen katliamlar gerçekleştirilmektedir. Bu insanlık dışı olaylar karşısında ancak Peygamberlerin verdiği tevhidi mücadele yöntemini esas alarak ayakta durabiliriz. Müşriklere dayanarak, onların yol ve yöntemlerini izleyerek Müslümanca bir mücadele vermemiz mümkün olmadığı gibi ayakta da kalmamız mümkün değildir. Bu süreçte her Müslüman üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmekle mükelleftir. Sonucu meydana getirecek ancak ve ancak Allah’tır.
Ancak ne yazık ki içinde yaşadığımız ortam hakla batılın karıştı(rıldı)ğı bir ortamdır. Batılı temsil eden müşrikler, haktan yana görünerek insanları etkilemeye ve dönüştürmeye çalışmaktadırlar. Ne yazık ki başarılı da olmaktadırlar. Oysa Rabbimiz Kitabında Hak’la batılın birbirine karıştırılmamasını (Bakara,2/42), hakla batılın açık bir şekilde birbirinden ayrıldığını bizlere bildirmektedir (Bakara, 2/256). Ama buna rağmen bu, kendisini İslam’a nisbet eden kitleler tarafından çok fark edilememektedir. Ümid ve temennim Rabbim, bunu fark edecek basireti ve feraseti bizlere versin.
Ali KAÇAR/Genç Birikim


[1] Daha geniş bilgi için bkz; http://www.gencbirikim.net/islamda-mucadele-metodu-ve-demokrasi-ali-kacar/
[2] Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de geçen şu ayetlere de bakılabilir; Mâide, 5/49; Kalem, 68/9; Nisâ, 4/89; İsrâ. 17/73-75; Kâfirûn, 109/1-6; Yunus, 10/15

136
YORUM LİSTESİ
HUSEYİN ŞAŞMAZ08-12-2015, 12:10:35
ÖNEMLİ.
Bu âyet okçuların halini belirtmektedir. Onlardan bir kısmı ganimet sevdasına kapılıp, aralarında niza başlamıştı. Rasulullah’ın emrine mutlak şekilde itaat edenlerle, ganimet peşindekiler arasındn geçen bu ihtilâf isyana kadar vardı... Arzu ettikleri zaferi gözleriyle gördükten sonra ikiye bölündüler. Bir kısmı dünya ganimetini istiyordu, bir kısmı da Ahiret sevabını... Kalbler bölün
dü, saflarda birlik kalmadı. Hedef birliği de bozulmuştu. İtikad savaşlarında gereken tecerrüd ve ihlâs cilâsını, dünyevî arzular silip attı. î’tikad savaşları diğer savaşlara benzemez. İtikad için yapılan savaş hem harp meydanında, hem de vicdan sahasında yapılır. Vicdan harbinde zafer kazanılmadan, meydan harbinde zafer kazanılmaz. Çünkü itikad harbi, Allah içindir. Halisâne bir niyetle çalışmayanlara Allah zafer vermez. Allah’ın sancağını ne kadar taşısalar ve onun altında kümelenseler de, taşıdıkları sancağa tamamen uyup, lâyık olmadıkları müddetçe Allah onlara zafer vermez. Sancağa yabancı şeyleri, hile ve hud’aları sokmamak için bu şarttır. Bazı savaşlarda Allah’ın bildiği bir hikmete mebni olarak, açıkça bâtıl sancağını taşıyan, bâtıl yolun yolcuları zafer kazanabilirler. Fakat, Hak sancağını taşıyıp da ona her şeyinden vazgeçercesine bağlanmayanlara Allah, onları deneyip, seçmedikten sonra zafer ihsan etmez. İşte savaştaki tutumlarına bu şekilde işaretle Kur’anın müslüman cemaatına açıklamak istediği şeyler bunlardır... İşte Allah’ın İslâm cemiyetine öğretmek istediği şeyler bunlardır... Onlar, bu kararsız ve kaypak tutumlarından dolayı bu acı yaraya ve elim hezimete dûçar oldular.

«İçinizde dünyayı isteyenler ve âhireti isteyenler bulunduğundan...»

Kur’an projektörlerini müslümanların kendilerinin kalplerinde var olduğunu bildikleri şeylere, tutuyor...

Abdullah İbni Mesut diyor ki : Uhud gününde «Sizden bir kısmınız dünyayı, bir kısmınız da âhireti istiyor» âyeti ininceye kadar, Ashaptan bir kişinin dünyayı isteyeceğini zannetmiyordum ..
BU GÜNKÜ İNSANLARIN, MÜSLÜMAN OLANLARADA BAKIŞI MESUT GİBİ...
https://www.facebook.com/photo.php?fbid=1018138261540318&set=a.999076423446502.1073741904.100000324607185&type=3&theater
****************************
İSLÂM AKİDESİ
(İLİMLER PAKETİ)
Akideler ancak, kesinlik ifade eden delilden alınır. Akidenin delilinin kesin olması lazımdır. Çünkü Allahu Teâla zannî olana itikat edenleri zemmederek şöyle buyurmuştur : "Onlar zandan başkasına tabi olmazlar. Halbuki, zan haktan bir şey ifade etmez." [5] Bu hitapla akide hakkında konuşurken zanna tabî olanları teşhir edip azarlamıştır.
Allahu Teâlâ zanna bir delalet (sapıklık) olarak itibar etmiştir. Nitekim Allahu Teâlâ; "Eğer sen yeryüzündekilerin çoğunluğu.........
na itaat edersen seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başkasına uymazlar." [6] buyurmuştur. Allah zanna hiç bir zaman ilim (kesin delil) olarak itibar etmemiştir. Nitekim Allahu Teâlâ şöyle buyurdu : "Onunla (inandıklarıyla) ilgili kendilerinde ilim (kesin delil) yoktur. Ancak, zanna uyarlar. Halbuki zan, haktan bir şeyi ifade etmez." [7]
[5] Necm : 28
[6] En'am : 116
[7] Nisa : 157
MÜSLÜMANLARIN GENELİNDE İSLÂMÎ ÖLÇÜNÜN HAKİM OLMAYIŞI.İSLÂM DEVLETİ HİLAFET'E GİDERKEN MESELELERİMİZ ;
http://namenstr8.blogspot.nl/2015/04/muslumanlarin-genelinde-islami-olcunun.html?spref=fb
BİR İNSANIN BU DÜNYAYA GELİŞ GAYESİ İÇİN TAKİP EDECEĞİ İSTİKAMET..DEVLET KURULUNCAYA KADAR
http://namenstraat8bredahollanda.blogspot.nl/2013/12/akide-ideoloji-ve-kitlelesme-baglaminda.html?spref=fb
MÜSLÜMANLARIN İYİLEŞMESİNİN REÇETELERİ..
Bir toplum tutumunu değiştirmedikçe Allah onun konumunu değiştirmez.
Rad-11
http://huseyinsasm.blogspot.nl/2014/12/kitaplar.html
KURANI ANLAMAM DİYENLERE....
http://namenstraat8bredahollanda.blogspot.nl/2015/07/kuran-anlamam-diyenlere.html?spref=fb
KAFİRLERİN KALKANI TEKFİR !
http://namenstraat8bredahollanda.blogspot.nl/2015/06/baknz-iste-bunlar-musluman-kafir.html?spref=fb
MÜSLÜMANLARIN VE KAFİRLERİN ALLAH TARİFİ,TANIMI..SEN BU TARİFİN NERESİNDESİN?
https://www.facebook.com/huseyin.sasmaz.75/videos/817520584935421/?pnref=story
MÜSLUMANLAR VARLIKLARINI KORUMA UĞRUNA DA OLSA İSLÂMÎ KİŞİLİK VE TAVIRDAN VAZGEÇMEMELİDİRLER
http://namenstr8.blogspot.nl/2015/05/muslumanlar-varliklarini-koruma-ugruna.html?spref=fb
*******************************
http://islamdevleti.info/kitaplar/Islam_Sahsiyeti_Cilt_1/05.htm
*****************************
DİKKAT.!
Püf noktası...
http://namenstraat8bredahollanda.blogspot.nl/2015/10/diyorlar-ki-bu-ummete-vahdet-lazm.html?spref=fb
 
o.durgun07-12-2015, 21:19:08
Ne diyelim yine yazıdan alıntı olan şu sözler bizlerinde temennileridir vesselam...

Ancak ne yazık ki içinde yaşadığımız ortam hakla batılın karıştı(rıldı)ğı bir ortamdır. Batılı temsil eden müşrikler, haktan yana görünerek insanları etkilemeye ve dönüştürmeye çalışmaktadırlar. Ne yazık ki başarılı da olmaktadırlar. Oysa Rabbimiz Kitabında Hak’la batılın birbirine karıştırılmamasını (Bakara,2/42), hakla batılın açık bir şekilde birbirinden ayrıldığını bizlere bildirmektedir (Bakara, 2/256). Ama buna rağmen bu, kendisini İslam’a nisbet eden kitleler tarafından çok fark edilememektedir. Ümid ve temennim Rabbim, bunu fark edecek basireti ve feraseti bizlere versin.
 
o.durgun07-12-2015, 21:18:20
Aşağıda yazıdan alıntıladığım şu paragraf günümüz iktidar sahiplerinin '' Müslümanlar lehine olumlu işler yapmak adına, taviz üstüne taviz vererek zalimler ve kafirler ile işbirliği yapmakta beis görmezken maalesef toplum bireyleride bu oluşuma pirim vererek desteklemektedirler''

Müslümanlar olarak laikler, Kemalistler veya emperyal ve Siyonist destekli ılımlı İslamcıların saldırıları nedeniyle ahiretimizi tehlikeye atacak hiçbir tavır geliştiremeyiz, geliştirmemeliyiz. İlkeli davranışta duygusallığa asla yer yoktur. Şayet olsaydı, Hz. Peygamber (as), gözlerinin önünde iniltileri arş-ı alaya çıkan sahabelerine yönelik olarak yapılan işkencelerden dolayı geri adım atar ya da bu işkencelerin sona ermesi için uzlaşma yoluna giderdi. Bu asla olmadığına göre, bizim de haklı gibi görünen ama asla haklı olmayan şu ya da bu gerekçelerle duygusal davranarak olmazsa olmaz ilkelerimizden taviz veremeyiz, vermemeliyiz.
 
KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER
07/12/2015 - 20:50Sistem / Düzen ve Müslüman
07/12/2015 - 16:20NATO'ya başvurulması, muhafazakarlığın maskesini düşürüyor
28/11/2015 - 09:03İslâm Medeniyetinin mukaddimesi: Câmi
21/11/2015 - 15:38Salih (a.s.)'ın "vatan" telakkisi
11/11/2015 - 10:31‘Ilımlı İslam’ın raf ömrü bitti mi?
29/10/2015 - 08:28Besmele yerine Selfie çekimi
10/10/2015 - 13:03Dikkat! Zihinlerimizin kumandası kimlerin elinde?
18/05/2015 - 14:55Çocuklarımızı ihmal etmenin faturası ağırlaşıyor
08/05/2015 - 12:23CocaColanizasyon: Yeni-paganizm’in misyoneri!
07/05/2015 - 11:51İslâm’ın gücünün farkında olmak
18/04/2015 - 09:03Roma’nın yeni "barbarları": Göçmenler
25/03/2015 - 08:30Hakka Suresinde Hakk’a yolculuk
22/03/2015 - 11:47İslam davası ve müslümanların vahdeti
19/03/2015 - 07:16Çanakkale Geçildi! Çünkü…
11/03/2015 - 15:50''Neden böyleyiz''
27/02/2015 - 13:33Müslüman gence öğütler
17/02/2015 - 10:40Leylâ bir Özgecan mıdır?
16/02/2015 - 11:03Şehr-u Şubat Şehr-u Şehâdet
16/02/2015 - 10:18Türkiye’nin pagan medyayla ve cinayetleriyle imtihanı
12/02/2015 - 19:28Bir uyanış öncüsü: Hasan el Benna
09/02/2015 - 07:36Çocuklarımızın kıyafet tercihleri
30/01/2015 - 09:45Modern Putlar
30/01/2015 - 08:41Cumhuriyet dönemi iffetsizlik projesi
28/01/2015 - 07:31Bir ergen... Bir yalnızlık... Bir hikâye...
27/01/2015 - 07:59İhvan'ın, şiddet sarmalı tuzağıyla imtihanı
26/01/2015 - 11:11Çağımızın Yeni Trendi “Hedonizm”
09/01/2015 - 07:37İslâm’la postmodern savaş süreci Avrupa’da
01/01/2015 - 17:22Tevhid ve Hüküm
31/12/2014 - 19:31Charles'la Ramazan'ın Hikayesi ve Yılbaşı Kutlaması
23/12/2014 - 08:27İslami çalışmalarda eğitimin önemi
21/12/2014 - 20:46Rasulullah'ın Örnekliğinde Eğitim-Öğretim Metodları
16/12/2014 - 14:21Suriye'deki durum Guantanamo'dan beter
29/11/2014 - 15:52''Eklemlenmek çürütür''
24/11/2014 - 15:24Şehadetinin 25. yılında Abdullah Azzam
11/11/2014 - 21:28Mescid-i Aksa, Kıble, Cihad...
25/10/2014 - 19:22''Söylemin esiri olmadan''
23/10/2014 - 09:47Sabiha Ateş Alpat'tan Nijer izlenimleri: Kara Kıta -1-
01/09/2014 - 14:54Kapitalizm yalnız dişlerini gösteriyor
05/08/2014 - 09:56“Yahudi halkı nasıl icat edildi?”
02/08/2014 - 16:21Selahaddin’den Ahmed Yasin’e ümidi diri tutmak
11/07/2014 - 10:17Savaş ve ahlak sahibi Şehid Şamil Basayev
26/06/2014 - 09:09Edepsizliğin Adı: Ramazan Eğlenceleri
31/05/2014 - 08:31Kubbetü’s-Sahra
24/05/2014 - 07:55Çocuklarla iletişimde dikkat edilecek hususlar
06/05/2014 - 12:22Varoluş bilinci
05/08/2009 - 12:33Pakistan, Swat, Afganistan ve Taliban'la ilgili ilk elden önemli bilgiler
30/11/2008 - 06:55"Şehadet Takvimi" çıktı
26/03/2007 - 13:10Davet sorumluluğumuz: Küçük adımlar büyük dünyalar 
15/03/2007 - 11:27BU TAVSİYELER ÇOK ÖNEMLİ
 

19 Kasım 2015 Perşembe

Fethullah Gülen Hz.Meryem ile Hz.Muhammed'i Neden Nikahladı?



Fatih Tezcan


Konu benim gündemime Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar’ın “Dinlerarası Diyalog ve Başkalaştırılan İslâm” başlıklı makalesi ile girmişti. (İslâmi Araştırmalar, c.20, sy.3, syf.290, TEK-DAV Yayını, Ankara, 2007)

Şöyle ki;

“Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar” adlı kitabında Fethullah Gülen, Meryem Suresi 17. ayetin meâlini, kendi ifadesiyle şöyle veriyor:

“Sonra, insanlardan gizlenmek için bir perde germişti.Ruhumuzu göndermiştik de ona tam bir insan olarak görünmüştü ” (Meryem Suresi-17.Ayet)

Fethullah Gülen sonra şu yorumunu ilâve ediyor:

“Acaba ne idi bu ruh? Hemen büyük çoğunluğu itibariyle bütün tefsirler, ayeti kerime de: “… ruhumuzu gönderdik… ”diye belirtilen ruhun Cebrail (a.s.) olduğunu ifade etmektedirler. Ne var ki, burada Kur’an “Ruh” tabirini kullanıyor; ruh’un tayinin de ise ihtilaf vardır.İhtimalin sınırları ise ihtilafın çerçevesini aşkındır; hatta Efendimizin ruhunu içine alacak kadar da geniştir.Evet bu da muhtemeldir; zira Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı. Bu itibarla da gözlerinin içine başka bir hayal girmemişti ve girmemeliydi de. Ona sadece kendisine helal olan biri bakmalıydı. O da olsa olsa Efendimiz olabilirdi; zira o bir münasebetle Hz. Meryem’in kendisiyle nikâhlandığına işaret buyuruyordu. Bu açıdan da “Ruh”un Efendimizin ruhu olabileceği de ihtimal dâhilindedir…” (Fethullah Gülen: Kur’an’dan İdrake Yansıyanlar, İstanbul, 2000, s. 247-248.)

Fethullah Gülen, cümlesinin sonunda bu konuda başka kanıtlar (?) bulunmadan kat'iyet ifade etmeyeceğini belirtiyorsa da, söz konusu çok şüphe çeken bir zorlamayla yaklaşıp, ayete işkence ederek böyle ütopik ve Kur’an’a aykırı bir şekilde yorumladıktan sonra ne kıymeti kalıyor?

Algıyı olgunun önüne geçirdikten sonra ne kıymeti kalıyor?


Saf zihinlere Peygamberlerinin aslında dünyanın en kalabalık mensuba sahip dininin Peygamberinin de babası olduğu rüşvetini verip, karşılığında Müslüman talebeler ve kendisine bir şekilde güvenmiş koca bir cemaat, farkında olmadan Hz.İsa merkezli diyalog zeminine çekildikten sonra, ne kıymeti kalıyor?

Üstelik konuyla alakalı şüpheye mahal bırakmayacak şekilde muhkem Kur'an ayeti varken!

Tembel talebelerin bile bildiği üzere İslam'da "nass'ın olduğu yerde içtihada mahal olmaz" iken yani kesin muhkem Kur'an ayeti'nin değindiği konuda alternatif yorum getirmek, İslam'a uygun olmuyor iken, Fethullah Gülen, kendi yorumuna Hz.Peygamberi de ortak ederek -haşa- “O, Hz.Meryem’in kendisiyle nikâhlandığına işâret buyuruyordu.” diyor.

Gülen'in sözünü ettiği işâret, Kenzu’l-Ummal’daki bir rivayettir.

Hadis uydurma yani kaynak olarak gösterilmesi, Peygamberin sahih hadisinde dile getirdiği üzere, 'cehennemde kendine yer hazırlamaya' karşılık geliyor.

Rivayet zincirlerindeki sıkıntılar bir yana konulup hadis sahihmiş gibi ele alınsa bile,

Hz. Peygamber’in Hz.Meryem ile nikâhının ve zevceleşmesinin Ahiret’te, Cennet’te olacağını söylediği görülüyor. (Bu nikahlanma olayına eserin 146 nolu dip notu ile Gülen, Ali el-Muttaki’ nin “Kenzu’l-Umma -l” (11/424) adlı eserinden dayanak gösteriyor.Ancak nedense rivayetin metnini vermiyor.Oysa orada Hz.Peygamber’e isnad edilen söz şudur: “Sa’d İbn Cünade’den, Allah Resûlü dedi: Cennet’te Allah beni İmrân kızı Meryem, Firavun’un hanımı ve Musa’nın kız kardeşi ile evlendirecek… ” Bu rivayet farklı ravilerden az çok farklarla Taberânî: Mu’cemu’l-Kebîr, VI, 52, no: 5485;Heysemî: Mecmu’a, IX, 128, gibi diğer kaynaklarda da geçmektedir.Ancak hadis, sahih veya sahihe yakın hadisleri topladığı söylenilen Kütub-i Sitte’de bile yok.)

O zaman sorun ne?

Fethullah Gülen, Hz.Meryem ile Hz.Muhammed'i Neden Nikahladı?

Gülen bu din, akıl ve mantık dışı yorumlarıyla Hz.İsa’nın babasının yani Hz.Meryem'in kocasının -haşa- Hz. Muhammed olduğunu iddia ederken ve buna kitabında yer vererek ABD’de olanlardan habersiz cemaate duyururken amacı ne?

İşte burada 'Emperyalizm'in Dinler Arası Diyalog Operasyonu' ve bu operasyondaki Gülenizm faktörü akla geliyor...

Yoksa İslam'da hangi sözün ne zaman hadis olarak kabıl edilip edilemeyeceğini, mevzu (uydurma) hadisi sanki gerçekmiş gibi nakletmenin vebalini veya başka bir bağlamda ifade edilmiş Peygamber sözünü kendi sözüne adeta yalancı şahid kılmak için kırpmanın ve bağlamından koparmanın ne derece büyük bir günah içerdiğini Fethullah Gülen'in bilmediğini düşünmek için, Fethullah Gülen Düşmanlığı gibi eklektik bir sığlıktan boğulmak gerekiyor.

Hayır, öyle değil; Gülen emekli bir vaiz ve bunları pekala çok iyi biliyor!

O halde?

"Hz.Meryem kimseyi hayal etmemişti, ona tertemiz biri yaklaşabilirdi, o da Hz.Muhammed olabilirdi" gibi din ve mantık dışı bir ifadenin maksadı olarak, hayatları arasında 600 yüzyıl olan Hz.Meryem annemizi ve Hz.Muhammed efendimizi değil de, Emperyalizm'in Dinler arası Diyalog Operasyonu'na gönüllü veya farkındalıksız bir Hizmet hamlesi ve Hz.İsa’nın etrafında temerküz etmiş bir faaliyet olarak, Hıristiyanlığı ve İslâmı “evlendirmeye ” yönelik girişim şüphesi doğuyor.

Kur’an-ı Kerim, hassas konuyla ilgili Meryem Suresi gibi müstakil bir sure tahsis ediyor ve surenin 20.ayetinde Hz.Meryem Yahudilere ‘bana bir beşer dokunmadığı halde…’ diyerek iman edenlere bütün yorum ve tahmin kapılarını kapatıyorken,
ABD’de yaşayan emekli vaiz Fethullah Gülen’in ‘Hz.Meryem’e ancak Hz.Muhammed dokunmuş olabilir’ imâsının arka planında, Hz.İsa merkezli bir düşün dünyası oluşturarak Emperyalizm’in Dinler Arası Diyalog Operasyonu’na Hizmet yatmıyorsa, başka ne gibi bir amaç olabilir?

Evet, bu konuyu Kur'an'a arz ettiğimizde karşımıza 2 ayet çıkar ve "Dur! Bu konuda yorum hakkın yok!" der.Bunlardan biri Meryem Suresi 20.ayettir ve o ayette biz Meryem annemizin yahudilere karşı hitaben "bana bir beşer değmedi" dediğini öğreniriz.

Hicab ile ifade ediyorum ki, Fethullah Gülen'in sorguladığımız sözleri için "Hz.Muhammed'in kendinden değil ruhundan söz ediyor" diyenlerle de karşılaşılıyor. İşte o noktada da Kur'an Kehf Suresi 110.ayetteki Allah'ın Peygamberine Hitabı ile, bu konuda laobaliyete müsaade etmiyor:

"De ki, ben de sizin gibi bir beşerim!..."

Yani Peygamberimizi, doğumundan 6 asır öncesine götürüp Hz.Meryem ile -haşa- nikahlamak için, İslam Dini'nin ne Kitabı ne Hadisi izin veriyor! Burada akla, Fethullah Gülen'in Neo-Platonizm/Yeni Eflatunculuk safsatasına olan bağlılığı konuşulabilir ki, bu ayrı ve uzun bir bahistir.

Bizce her şey net ama sanırız sonra çokça üzülmemek için, Kur’an’ın bir diğer kritik ayeti olan Tevbe Suresi’nin 31.ayetine, daha doğrusu bu ayetin ışığında Adiyy bin Hatem ile Alemlere Rahmet Peygamberimiz’in arasında geçen diyalogdaki ‘Peygamber Tefsiri’ne çok dikkat etmek gerekiyor.

Ayette Allah,
“Onlar, ahbarları (dîn adamlarını) ve ruhbanları (rahipleri) ve Meryem oğlu Mesih'i Allah'tan başka Rab'ler edindiler. Oysa tek bir ilâha kul olmalarından başka bir şeyle emrolunmadılar. O'ndan başka ilâh yoktur. Allah Onların şirk koştukları şeylerden, münezzehtir.” buyuruyor.

Hrıstiyan iken Müslüman olan Adiyy bin Hatem’in Peygamberimize gelip ayetin bağlamını sorması üzerine Allah’ın Resulü, kanaat önderlerinin her dediğini benimsemenin, helal dediğine helal, haram dediğine haram demenin, yani Allah’ın çizdiği çerçeveleri kaale almadan kendi zannınca veya kalabalık etrafınca yüceleştirilmiş kimlikleri izlemenin, ayette sakınılması gereken Şirk’in tam da kendisi olduğunu ifade ediyor.

Allah muhafaza buyursun…

Kendisine beşer değmeyen Meryem’in Rabbi,
Kulluğuna beşer değdirmeyenlere, yeter...

************************************************
İSLAM DÜŞMANI ORYANTALİSTLERDEN ,MÜSTEŞRİKLERDEN
isra*17:85 - Ey Muhammed! Sana ruhtan soruyorlar. De ki: "Ruh Rabbimin bildiği bir iştir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir." 

12 Kasım 2015 Perşembe

Mefhumlar; zihinde vakıası idrak edilebilen manalardır.DİKKAT.DİKKAT.!

Mefhumlar; zihinde vakıası idrak edilebilen manalardır. 
Bu vakıa, ister dışarıda hissedilen bir vakıa olsun isterse hissedilen bir vakıaya dayalı olarak dışarıda var olduğu tam bir teslimiyetle kabul edilen bir vakıa olsun, zihinde idrak edilebiliyorsa bunlar birer mefhumdurlar. Bunların dışındaki cümlelerin ve kelimelerin anlamları mefhum olarak isimlendirilemez. Bunlar ancak soyut bilgilerdir.
Mefhumlar, ya vakıayı bilgilerle ya da bilgileri vakıayla ilişkilendirmekle oluşurlar. Bu oluşum, vakıa ve bilgileri birbiri ile ilişkilendirme anında, vakıa ve bilgilerin ölçüldüğü kaide veya kaidelere göre daha da netleşir. Yani vakıa ve bilgileri birbiriyle ilişkilendirme anındaki akletmesi, kavraması oranında billurlaşır. Böylece kişide, cümleleri ve lafızları anlayan, somut vakıasıyla manaları idrak eden ve bunlar hakkında hüküm veren akliyet/zihniyet meydana gelir.  
Buna göre akliyet; bir şeyi akletme,  idrak etme keyfiyetidir. 
Bir başka anlatımla akliyet; tek bir kaideye veya belirli kaidelere göre değerlendirilerek, vakıanın bilgilerle veya bilgilerin vakıayla ilişkilendirilmesi keyfiyetidir.   
İşte, bu nedenle İslami akliyetile komünist akliyet, kapitalist akliyet, karışık akliyet ve düzenli akliyet arasında fark vardır.    
Kişide var olan mefhumların neticeleri ile insan, idrak ettiği vakıaya yönelik davranışlarını, vakıaya yönelme veya ondan yüz çevirme şeklinde görülen eğilimini belirler ve eğilimlerini özel bir eğilim ve belirli bir zevk haline getirir.
Eğilimler
ihtiyaçlarını doyurmak istediği eşyalar hakkında insanda var olan mefhumlarla bağlantılı olarak, ihtiyaçlarını doyurmaya yönelten yönelticilerdir. İnsandaki meyiller, organik ihtiyaçları ve içgüdüleri doyurmayı gerektiren hayati güç tarafından ortaya çıkartılır.  Bağlantı bu güç ile mefhumlar arasında olur.
Tek başına bu eğilimler yani hayat hakkındaki mefhumlarla bağlantılı olan yönelticiler insanın nefsiyetini oluşturur. O halde nefsiyet;içgüdüleri ve organik ihtiyaçları doyurma keyfiyetidir. Diğer bir ifade ile ihtiyaçları doyurmaya yönelten yönelticilerin mefhumlarla ilişkilendirilmesi keyfiyetidir.Nefsiyet, hayat hakkındaki mefhumlarla bağlantılı olarak, eşya hakkında insanda var olan mefhumlarla, insanın içinde doğal olarak var olan yönelticiler arasındaki bağlantıdan meydana gelen zorunlu bir sentezdir.    
 İşte, bu akliyet ve nefsiyet ile şahsiyet oluşur. Akıl ya da idrak insanın fıtratında bulunmasına, her insanda kesin olarak var olmasına rağmen akliyet,ancak insanın fiili ile meydana gelir.  Meyiller de insanla beraber yaratılmış olmasına ve her insanda kesinlikle bulunmasına rağmen nefsiyetde insanın fiili ile oluşturulur.      
Ancak bilgiler ile vakıayı birbirine bağlama esnasında, bunları ölçmede kullanılacak kaide veya kaidelerin bulunması ile anlam netleşir vemefhumhaline gelir. Yöneltici etkenler ile mefhumlar arasında meydana gelen sentez, yönelticileri netleştirir ve meyil haline getirir. 
İlişkilendirme anında insanın bilgileri ve vakıayı ölçmede kullandığı kaide veya kaideler nefsiyetin ve akliyetin oluşumunda yani belirli bir şahsiyetin oluşumunda en büyük etkendirler.Akliyetin oluşumunda kullanılan kaide ve kaideler, nefsiyetin oluşumunda kullanılan kaide veya kaidelerle aynı olmazsa insanda bulunan akliyet ve nefsiyet birbirinden farklı olur. Çünkü o zaman insan, eğilimlerini iç dünyasında var olan kaide veya kaidelere göre ölçer. Yönelticilerini akliyeti oluşturan mefhumların dışındaki mefhumlara bağlar. Bu durumda ise fikirleri ile eğilimleri başka başka, birbirine zıt, farklı olur. Böylece seçkin olmayan bir şahsiyete sahip olur. Çünkü kelimeleri ve cümleleri anlayışı, vakıayı idraki, eşyaya olan meylinden farklı bir şekilde meydana gelir.    
Bu nedenle şahsiyetin tedavi edilebilmesi ve seçkin bir şahsiyetin oluşturulabilmesi, ancak insanın akliyeti ve nefsiyeti için aynı anda ancak tek bir kaidenin bulunması ile gerçekleşir. Yani bağlantı kurma esnasında bilgileri ve vakıayı değerlendirmede kullanılan kaidenin, yönelticilerle mefhumlar arasındaki sentezin sağlanmasında da aynen kullanılmasıyla tek kaide ve tek ölçü üzere seçkin bir şahsiyet oluşur.

******************ÖNEMLİ***KAİDELER.***TEMEL.ASIL.KÖK.MAYA.******
İslâm; beşer tarihinde ilk defa devletler ve ordulararası münasebetlere dair en mükemmel ahkâmı getirmek şerefine eren yegâne nizamdir. Bu hükümlerin gayesi; devlet münasebetlerinin, sadece donmuş kaidelere, kuvvet mantığına ve kılıç kuvvetine dayanmadan tanzim edilmesidir.

Avrupa Devletlerinin böyle bir kanun ve, nizamın ihtiyacını hissetmeleri, ne acıdır ki ancak 17. Asırda mümkün olabilmiştir. Fakat yapılan kanunlar, yine de sayfalar üzerinde kalmış ve kurutan nizamlar, arkasında çeşitli millî ihtirasların gizlendiği bir paravana olmaktan öteye geçememiştir. Soğuk harbe vasıta olmaktan başka bir fayda sağlamamıştır. Bu nizamlarda hakkın ve adaletin tahakkuku diye birşey düşünülmediği için, denk kuvvetlere sahip • Devletlerin kötü çekişmelere mecbur olmalarından başka bir şeye alamamıştır. Bu kötü çekişmeler aradaki dengeyi bozmuş, kanun ve nizamların hiçbir amelî kıymeti kalmamıştır.

Islûma gelince; O, bütün beşeriyete gönderilen Rabbâni esaslar külliyatıdır. Daha 7. Asırda bu esasları vaz eden Allahü Taalâ, devletler arası dengenin bozulmasına meydan vermeden bu kaideleri tanzim ederken, müslümanların, diğer kuvvetlerle olan alâkalarını bu esaslar üzerine bina etmelerini dilemiştir. Gaye sadece bundan ibaret değildir. Ayrıca bu kaideler, adalet sancağının bütün beşeriyet için dalgalandırılmasını istemiştir. Adalete götüren yolların açılmasını murad etmiştir. İşte İslâm; yeryüzünde bu ulvi kaideleri ilk defa ortaya koyan yegâne nizamdır!...

***********************
Şayet isteseydik; Biz, onları sana gösterirdik de sen; onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki; sen, onları sözlerinin üslubundan da tanırsın. Allah; bütün yaptıklarınızı bilir.
Muhammed*30
(Kaidelerinden)
Doğrusu münafıklar, münafıklık sanatını iyi becermelerine ve genel olarak müslümanlar tarafından tanınmamalarına güveniyorlardı. Ancak Kur'an onların bu münafıklıkları sürekli gizli kalacak şeklindeki zanlarını, alaya almakta ve onları, durumlarını ortaya çıkarmakla ve müslümanlara duydukları kinleri ve nefretleri meydana koymakla tehdit etmektedir. Ve Peygamberine "Biz isteseydik onları sana gösterirdik de sen onları yüzlerinden tanırdın" demektedir. Yani biz isteseydik, onları teker teker, ayrı ayrı tanıtırdık da sen onlardan, kimi görsen simasından tanırdın. (Bu ayet yüce Allah'ın Peygambere onlardan bir zümreyi, isimleri ile teker teker açıklamasından önce inmişti) Bununla birlikte, onların konuşmaları ses tonları, sözü doğru anlamından saptırmaları ve seninle konuşurken sözlerinin mantık dışına çıkması tüm bunlar sana onların münafık olduklarını ifade eder de sen "Andolsun ki sen onları konuşma üslubundan tanırsın." Ve yaptıkları ameller ve o amellere yol açan nedenler yüce Allah'ın herşeyi kuşatan ilmine yükselir. "Allah bütün yaptıklarınızı bilir." Onun için gizli kapaklı hiçbir şey yoktur.
***********************************************************
BİR İNSANIN BU DÜNYAYA GELİŞ GAYESİ İÇİN TAKİP EDECEĞİ İSTİKAMET.
****************************************************************************
BİR İNSANIN BU DÜNYAYA GELİŞ GAYESİ İÇİN TAKİP EDECEĞİ İSTİKAMET.
*************************************************************************************************************
Kaide: Fiillerde asıl kaide şerî hükme bağlanmaktır. Bir işe ancak onun hükmünü bildikten sonra girişilir. Eşyada asıl olan ise, haramlılığına bir delil varid olmadıkça mübahlıktır.

17 Mayıs 2015 Pazar

Bütün Müslümanların dikkatine.!

Bütün Müslümanların dikkatine.!
Mesele otarite meselesi.!
Dünyayı yönetmeye kalkışanlar çok iyi biliyorlarki eninde sonunda islam tüm dünyaya hakim olacak.zamanda daraldı.onun için.
Kişilere, istediğini yapabilirsin fakat benim bir kaç isteğim olacak diyor.
Demokrasi,cihad,seçim vb gibi kavramlarda biraz esnek olacaksın.
Onun için bazı Alimleri vakıflar altına organise ediyor.
Örneğin Nureddin yıldız çok iyi ve samimi olmasına rağmen onu nasıl kullandıklarının bir kaç örneğini aşağıdaki linklerde vereceğim.
Cihadın(Kelime anlamı) müsteşrikler tarafından istenen tarifi
MÜSTEŞRİKLERİN İSTEMİŞ OLDUĞU İFADE BİCİMİ (DEMOKRASİ)
Oy kullanmak şirk midir,? !!!
Tüm Müslümanları Yeniden Râşidî Hilâfet'i Kurmaya Dâvet Eder

Onun için bütün müslüman kardeşlerimden ricam otariteyi RAŞİDİ HİLAFET DEVLETİNİ İKAME ETME ÇALIŞMALARINA BİR AN EVVEL GİRİŞMELERİDİR.
ALLAH’A EMANET OLUNUZ.


Demokrat Sistemlerde Yapılan ‘Seçim Anlayışı’na Bir Bakış

19 MART 2014 
Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘أَتَسْتَبْدِلُونَالَّذِيهُوَأَدْنَىبِالَّذِيهُوَخَيْرٌ’ ‘Yoksa siz daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz?’ Bakara/61

Herkesin takip ettiği gibi ülke bir hayli ‘Seçim’ havasına girmiş durumda. Sözde siyasi partiler, liderler, siyasi oturum ve programlar da bu ‘Seçim’ havadan nasibini almış, adeta bu ‘Seçim’ atmosferi Türkiye’nin her tarafını sarmış ve etkisinin altına almıştır. Toplum ise her zamanki gibi bu kutuplaşma yüzünden bölünmüş vaziyettedir. Aslına bakılırsa ele aldığımız konuya ‘Seçim’ demek biraz zor gibi geliyor. Okuyucunun affına sığınarak şunu demek istiyorum; bu tür ortamlara daha çok ‘siyasi sataşma ve sokak dalaşma’ demek yakışır. Türkiye’deki ‘Seçim Psikolojisi’; ‘A’ parti ’B’ partiyi veya ‘A’ lideri ’B’ liderini karalamak suretiyle bunun üzerinden siyasi yatırım yaparak taraf toplamaktan ibarettir. İşte demokrat sistem; toplum içerisinde yüksek gerilim ve kutuplaşmayı sağlayan bu ‘Seçim Psikolojisi’ni fıtratında ve iç organlarında bir hastalık olarak barındırdığı için demokrasiye çağıran –sözde- siyasi parti ve liderler de ne yazık ki bu hastalığın bağımlısı olmaktadırlar.
Ancak temel bir hususu hatırlatmak isterim ki ‘Demokrat Sistem ve onun Seçim Anlayışı’; Vahiy merkezli ve hayat nizamı olan İslam’ı toplum ve devlet ortamından uzaklaştırıp koyu bireyselliğe zorlamaya çalışan laiklik -dinsizlik- ilkesine dayanmaktadır. Bu önemli hususun hiçbir zaman unutulmamalı. İşaret ettiğim bu tanım sadece Türkiye gibi ‘Çakma Demokrasi’nin uygulandığı ülkeler için değil, aksine Fransa, İngiltere ve ABD gibi ‘Orijinal Demokrasi’nin uygulandığı ülkeler için geçerlidir.
Vahiy merkezli düşünüp hareket eden ve bu ‘Seçim’ seviyesizliği atmosferinde yaşayan bir Müslüman haklı olarak şu soruyu sorma ihtiyacını hissetmektedir; acaba hayat nizamı olan ve bütün davranışlarda hüküm beyan eden İslam bunun neresindedir? Daha doğrusu İslam bu ‘Seçim Kavgası’nın içerisinde yer alabilir mi?
Ben bu soruya ‘soru-cevap’tan çok demokrasinin seçim anlayışını yargılayıp tarihçesini gözler önünde sergileyerek analiz etmeye gayret edeceğim. Siz de değerli okuyucular sahip olduğunuz ‘Furkan’ ferasetiyle yazının içerisinden cevabı net bir şekilde çıkarabilirsiniz.
Unutulmamalıdır ki Mümin olan bir kimse bu gibi konularda fikir beyan etmeden önce bir özelliğin kendisinde bulunması gerekir ki, o da Allah’ın ve Resulü’nün hoşnut oldukları ilahi sistem olan İslam’ı sevmek ve Müslümanlara sevdirmek ve Allah’ın ve Resulü’nün hoşnut olmadıkları ve kerih gördükleri bütün beşeri sistemlerden nefret etmek ve onları Müslümanlara nefret ettirmektir.
Ben bu yazıda oy kullanmanın hükmü nedir meselesini ele almayıp daha çok demokrat sistemi kamufle eden, dört yılda bir derin nefes aldıran, kan tazeleten, el değiştirten ve en önemlisi ayakta kalmasını sağlayan ‘Seçim’ sahtekârlığı meselesi üzerinde durmaya ve konuya birkaç madde halinde sıralamaya çalışacağım inşallah.
1) Genel anlamda seçim nedir?
Bilindiği gibi kapitalizm; kendi hayat tarzını diğer halklara pazarlayabilmesi için yüzündeki çirkinliği gidermek üzere bir takım estetik ameliyat yapıp sistemine sürekli yeni şekiller kazandırabilecek bir yapıya sahiptir. Bu nedenledir ki hiçbir batılı devlet adamı kamuoyuna açık olarak demokrasiden bahsettiğinde çirkin yüzünü anlatmaz. Afganistan ve Irak’ı işgal etmeden önce ve ettikten sonra sürekli ‘Seçim’ kavramını kullanarak Müslümanların gözünü boyadılar. Zira davulun sesi uzaktan kulağa hoş geldiği gibi yakından ise kulağı patlatır esprisiyle demokrat sistem ‘Halkın iradesi’ nakaratıyla insanları aldatmaya çalışır.
İzninizle ben demokrat sistemlerde yapılan ‘Seçim’ aldatmacasını şöyle tanımlamak istiyorum; ‘Demokrasi bütün insanları bazı zamanlarda aldatabilir, yine demokrasi bazı insanları her zaman aldatabilir, fakat bütün insanları ve her zaman asla aldatamaz.’
‘Seçim’ meselesine bakılırsa, kimin ve hangi adayın seçildiği değil, ne için ve hangi amaçla seçildiği önemli. Yalın olarak ve tek başına alındığında ‘Seçim’; tekniksel bir kavram ve araç olduğu için İslam onu hayatiyet taşıyan şeri hükümler için kullanmıştır: Resülullah şöyle buyurmuştur: (إذا خرج ثلاثة في سفر فليؤمروا أحدهم) ‘Üç kişi yolculuğa çıktığı zaman aralarında emir olarak birini seçsinler.’ رواه أبو داود، من حديث أبي سعيد وأبي هريرة. Zira birini seçmek bir iş hakkında ona vekâleten tasarruf hakkını vermektir. Dolayısıyla vekâletin ve tasarruf hakkının verildiği iş haram ise vekâletin kendisi de haramdır.
2) Demokrasinin insanların duygularını okşayan ve vazgeçilmez özgürlük Teorisi: Demokrasinin temel unsuru ve hayat tarzı olan özgürlük; insanların duygularını okşamak suretiyle gerekli ortamı hazırlayıp haram ve toplumun ahlaki çöküşüne sebebiyet veren fuhuş işlemeye insanları teşvik etmektir. İşte bu yüzden eşcinsellik, evlilik dışı ilişki, evde köpek ve yılan gibi hayvanlarla beraber yaşamak, uyuşturuculuk, cinsiyet değiştirmek, kızların küçük yaşta iken gayri meşru bir şekilde hamile kalması gibi hususlar yasallaştırılmıştır. Bu gün özgürlüğün titizlikle uygulandığı batılı ülkelere baktığımızda sağlıklı aile kurumu bitmiş, iffetli ve ahlaklı toplum kalmamıştır. İşte özgürlüğün kabarık faturası ve korkunç bilançosu:
1) Dünya genelinde 100.000.000 kişi evsiz ve Metro ve kanalizasyonlarda yaşıyor!
2) Dünya genelinde 3.000.000.000 kişi 2 dolarlık yevmiye ile geçimini sağlıyor.
3) Dünya genelinde günde 40.000 kişi ölüyor.
Eğer sosyalizm insanları döverek öldürüyorsa, kapitalizm ise özgürlük adı altında insanları severek, okşayarak öldürüyor.
3) Demokrasinin hizmet anlayışı: Bazı çevreler özellikle alınlarında İslami sloganlar yapıştıran çevrelerin içinde bulunduğu gayri İslami durumu meşrulaştırmak ve halka da ikna etmek için yol, hastane, okul, çeşme, alt ve üst geçit, köprü ve hızlı tren gibi yıllardır kısılan ve mahrum bırakılan ‘Hizmet’ kavramını kullanarak halkın dikkatini bunlara çekmektedir. Demokrat sistemlerdeki hizmet anlayışına göre bir yol asfaltlanırsa, karşılığında binlerce aile yuvası yıkılıyor, bir kentin çöpleri toplanıyor ve sokakları temizleniyor, karşılığında o kentin namusları kirletiliyor, TOKİ gibi her tarafta toplu konut yerleşim olarak katlı gökdelenler dikiliyorsa, karşılığında toplumun ahlaki yapısı çöküyor… İşte bu tür hizmetler aslında halka değil demokrasiye ve onun bekası ve belli bir pirim ve itibar kazanmak için yapılmış oluyor. Bu da demokrasinin hizmet ile ilgili anlayışının ta kendisidir. Ne acıdır ki bazı kesimler seçim kampanyası olarak ‘inanç, kimlik, hizmet’ diye bir takım kulağa hoş gelen sloganlar asmışlardır. Merak ettiğim tek şey; acaba bu kadar kirli bir sistemde sağlam ‘inanç, kimlik, hizmet’ nasıl olacak?! Oysa İslam’ın hizmet anlayışı taban tabana terstir. Zira Allah’ın indirdiğiyle hükmeden bir yönetici sorumluluğun gereği olarak ve Allah’tan korktuğu için kendi halkına hizmetin en kalitelisini sunmayı asli görevi olarak kabul eder. Nitekim bir gün halife Ebu Bekir (r.a) yaşlı bir kadının ineğini sağınca onun hayırlı duasını alır. Halifenin vefat haberi yaşlı kadına gelir, fakat onu tanımaz. Etraftakiler senin ineğini sağan adam öldü deyince, ‘Ya, Allah rahmet etsin’ der. Yine halife Ömer’in şu meşhur sözü herkesçe bilinmektedir: (لو عثرت بغلة في العراق لسألني الله عنها لما لم تصلح لها الطريق يا عمر) Dolayısıyla İslam’ın hizmet anlayışı, şeri hüküm olarak karşılığında hiç bir şey beklemeksizin Allah’ı razı etmektir.
4) ‘وَشَهِدَشَاهِدٌمِنْأَهْلِهَا’ ‘Olayın içinde bulunan biri şöyle şahitlik etti’:
Ben burada demokrasi ile ilgili fikir babalarının neler söylediklerine dikkat çekerek üç kısa örnek vermek istiyorum:
A- ABD’li ekonomist, 2003’ten beri Columbia Üniversitesi profesörü ve IMF’nin en önemli ekonomistlerinden biri Joseph Stiglitz şöyle diyor: (Ben artık öyle bir kanata vardım ki, büyük sanayi ülkeleri; üçüncü dünya ülkelerinde yaşayan insanların hayatlarını öyle bir duruma getiriyor ki, Dünya Bankası, Uluslar arası Ticaret Örgütü ve IMF gibi Uluslar arası Örgütler aracılığıyla daha zor ve çekilemez bir hale getirmektedir). Ayrıca bu adam; Dünya Bankası ve IMF’nin kendisine bir takım eleştirilerin baskısı altında kaldığı için istifa etmek zorunda kalmıştır.
B- İskoçyalı bir filozof ve ünlü bir ekonomist olan Adem Smith (1723-1790) şöyle diyor: (Mülkiyetleri korumak amacıyla kurulan seküler devleti aslında o zenginleri fakirlerden korumak için kurulmuştur.)
C- Ford arabası kurucusu da şöyle diyor: (İnsanların bizim bankacılık ve finansal sistemimizin nasıl işlediğin bilmemeleri iyi bir şeydir. Çünkü bu sistem nasıl işlediğini anlarlarsa, yarın sabahı beklemeden ayaklanırlar.)
Son olarak Allah-u Teâlâ’yı razı etmek isteyen bütün Müslüman kardeşlerime sesleniyorum. Yazının başında okuduğum ayeti kerimede geçtiği gibi ‘أَتَسْتَبْدِلُونَالَّذِيهُوَأَدْنَىبِالَّذِيهُوَخَيْرٌ’ ‘Yoksa siz daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz?’ Bakara/61 Daha iyi olan İslam’ı daha kötü olan demokrasi ile sakın değiştirmeyiniz ve Allah’ın nizamından yüz çevirmeyiniz ki Allah da sizden yüz çevirmesin.

Fuad Hamidoğlu
Gönderen huseyin

16 Mayıs 2015 Cumartesi

İslam’da Hükümlere Mantık Eklemek Ne Kadar Doğru?

İslam’da Hükümlere Mantık Eklemek Ne Kadar Doğru?

SİZDEN GELEN
TİPOGRAFYA
  • MEDİUM
  • HELVETİCA
Hükümlere mantık eklemek ümmette düşünme metodu haline gelmiş, ancak hükümlerde mantığı kullanmak İslam’a aykırı ve insanların İslam’ı anlamasını engelliyor diyebiliriz. Hükümlerde mantığın hiç bir yeri olmadığına birçok örnek verebiliriz. Ama bu konuya geçmeden önce bir şeyi bilmemiz gerekiyor:

Her madde sınırlı olduğu gibi insan aklının da sınırı vardır. Bu sınırdan ötürü çıkması mümkün değildir. Dinimizde bir şey haram ise, fayda veya zararını bilmesek de onun haram olduğunu kabul edip hükme mantık eklemememiz gerekiyor. Biz hükmün bir zararı olduğu için haram, ya da bir faydası olduğu için helal diyemeyiz.
Gusül ve abdest mutlaka maddi kirlerin temizlenmesi içindir denilemez. Bu böyle olsaydı mantıklı düşündüğümüz zaman su olmayınca teyemmüm emredilmezdi. Çünkü teyemmüm dediğimiz zaman toprak temizlemekten ziyade elimizi maddi anlamda kirletir. Oysa Müslümanların gusül ve abdest alması emre uymak içindir. Namaz jimnastik ve vücuda iyi geliyor diye kılınmaz. İyi jimnastik olur diye 3 rekâtlık namazı 4 rekat kılamayız, namaz vücuda iyi geldiği için değil emre uymak için kılınır. Domuz eti, önemli organlarda ağır hastalıklara sebebiyet veriyorsa da domuzun bu sebepten dolayı haram denilemez, hiç zararı tespit edilmese de domuz eti yemek haramdır, Müslümanların domuz eti yememesi emre uymak içindir. Allah koyduğu hükümlere sebep eklemediyse biz kendi mantığımızla sebep eklememiz doğru değildir, Allah’ın koyduğu hükme karşı gelinmez. Allah bizlere serbest olduğumuz bir çerçeve vermiştir onun dışına çıkmamamız ve düşünmememiz gerekir.
İslam, insanların Allah’ın varlığına iman edene kadar düşünmeye ve araştırmalarına teşvik eder. Aynısı durum Kur’an için de geçerlidir. Bu durumda İslami algılayana kadar düşünmek, araştırmak ve akla gelen her soruyu sormak mümkündür. Fakat şehadeti getirdikten sonra Allah’ın hükümlerine mantık eklemek ya da Allah’ın koyduğu hükümlerde mantık aramak İslam’dan değildir. Şehadet etmiş olan insan Allaha teslim olması gerekir. Bizler şehadet ettiysek Allah’a teslim olup Allah’ın bize vermiş olduğu çerçeve dışına çıkmamamız gerekir. Ki; Allah’ın varlığına inanan ve Kur'an-ı Kerimi hayat rehberi olarak kabul eden insan huzur bulacaktır ve Allah’ın hükümlerinde mantık araştırması yapmayacaktır.
Bu yanlış düşünme metodunu ümmet İslam devleti kurma metodunda da uyguluyor. İslam devleti kurma metodunda da yanlış ve hatalı düşüncelere rastlamaktayız.
Hz. Peygamberimiz (sav) İslam devletini kurmak için İslam’ı çevresindeki insanlara anlatmış, belirli bir sayı Müslüman oluştuktan sonra, bir grup halinde İslam davasını taşımaya devam etmiş ve bu yolda Müslümanlarla sadece bir metod üzeri durmuş ve bir metod üzeri İslam devleti kurmayı başarmış. Bu on yıllık bir süreçte ne kadar zorluklar çekseler de Müslümanlar metodlarını bir başka metodla değiştirmemişler. Peki, bizler neden bugün değişik yöntemlerle, metodlarla ve mantığımıza göre hareket etmeyi ve böylece pozitif bir sonuca varmayı bekliyoruz. İncelediğimizde değişik yöntemlerle, metodlarla ve mantığına göre sözde İslam için çalışan adamların pozitif bir sonuca varmadığı gibi sadece menfaatleri için çalıştığını gördük. Hala bazı Müslümanlar bir devlet başkanının Müslümanlara iyilik yaptığını ve Müslümanlar için, İslam için çalıştığını inanmaktalar. Bu sorunun kaynağı Müslümanların, iyi veya kötüyü kendi düşüncelerine ve mantıklarına göre değerlendikleri için. Fakat Müslümanlar Peygamberimiz (sav) hayatına bakmış olsalar ve bunu bir kişinin Müslümanlara iyilik yaptığını zikir etmeden önce “acaba bu şahıs İslam’ın sunduğu çerçeve içerisinde hareket ediyor mu?“ diye sorgulasalar görecekler ki sözde İslam için ümmet için mücadelede bulunan başkanların aslında İslam’a ve ümmete karşı çalışmakta.
O sözde İslam için çalışan hocalar, efendiler ve başkanlar Peygamberimiz (sav) gösterdiği yolda gitmemekteler. Allah zalimleri doğru yola iletmeyecektir…
Allahu Teala şöyle buyurdu:
"Allah kâfirleri ve zalimleri ne bağışlayacak, ne de doğru yola iletecektir. Onların iletilecekleri tek yol cehennem yoludur. Orada ebedi olarak kalacaklardır..." (Nisa Suresi, 168-169)
Allah yolunda çaba sarf ederler ise Allah doğru yolu gösterecektir. Allahu Teala şöyle buyurdu:
"Bizim uğrumuzda çaba sarf edenleri biz, elbette yollarımıza iletiriz." (Ankebut Suresi, 65)
Bu konuda bizler kimin peşinde olmamızı ve kimi desteklememiz gerektiğini bilebilmemiz için ilk önce kendimize şu soruları sormamız gerek olduğunu düşünüyorum:
1)       İyi dediğimiz şahıslar, gruplar, partiler İslam’ın bize verdiği çerçeve içeresinde hareket ediyor mu?
2)       Şahısların, grupların, partilerin yaptıkları iş ve attıkları adımlar, faaliyetleri kimin    için avantajlı ve kim bundan faydalanıyor?
3)       Şahısların, grupların, partilerin yaptıkları faaliyetlerinde uyguladıkları           yöntemleri ve metodları değişti mı?
                                                 
Kardeşiniz
Abdullah Can

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Cumanız mubarek olsun

ALLAH'I HATIRLATAN MÜSLÜMAN OLMAK Büyük-kücük, kadin-erkek, genç-ihtiyar herkese tavsiyem sudur: Baktiginiz zaman size ALLAH'i hatirlatanlara arkadas olun; onlarla dostluk kurun... Birgun Peygamber Efendimiz'e sordular. Dediler ki: -Ya Rasû......lALLAH kiminle oturalim? Buyurdu: -Görüsülmesi size ALLAH'i hatirlatan, konusmasi amelinizi artiran ve ilmiyle size ahiret istiyakini artiran kimselerle o...turun...... Bunun asla ihmal etmeyin...Birakiniz ihmal savsaklamaniz(hafife almaniz)bile size helâke götürür. Hayirli bir es, hayirli evlâtlar, hayirli komsular istersiniz degilmi? Nasil olacak bu? Sen hayirli olursan hayirlisini bulursun... Peygamberimiz Efendimiz bu noktayi da hedef gosteriyor. Buyuruyor ki: "- Sizin en hayirliniz, gördükleri zaman aziz ve celil olan ALLAH'in hatirlandigi kimselerdir..." Peki, siz ALLAH'i hatirlatan Müsluman mısınız? Goruldugunde ALLAH'in hatirlandigi insan olmak.... Yuzune bakdiginda iç huzuru duyulan insan olmak... Oturuşumuzla-kalkışımızla, yememizle-içmemizle, giyinip kusanmamizla,konusmamizla, huyumuzla, ortaya koydugumuzla, ticaretimizle, siyasetimizle ALLAH'i hatirlatan, Müslüman'a yakisir tavirla inancımızı temsil edelim. Bizi gören ALLAH'i hatirlasin. Hedefimiz, Islam'i en guzel sekilde temsil etmek olsun...O'nu hal dilimizle anlatacak kivama eriselim. Bize bakanlar Islami görsünler.Kaliteli Musluman olalim. Cevremizde emniyet ve güven telkin edelim.ALLAH'i cok anarsak, takva ehli olabilirsek bize bakanlarin ALLAH'i hatirlamalarina vesile oluruz. Su mealdeki ayeti hic unutmayalim: "ALLAH'a cagiran, iyi isler isliyen ve 'ben Müslümanim' diyenden daha guzel sözlü kim olur?" Bulundugumuz her mekanda inancimizi temsil ettigimizin farkinda olalim.Herkese ALLAH'a giden yolu gösterelim. Bos seylerle oyalanmiyalim.Dünya ve ahiret adina hayirli tesebbuslerde bulunup bu dogrultuda neticeye ulasalim. Unutmayalim ki, bu hâl üzere olanlar ALLAH'in hatirlanmasina vesile olanlardir. Sorumu tekrar ediyorum: - SIZ ALLAHi hatirlatan Müslüman misiniz? Öyle misiniz? Görüldügünde ALLAH'in hatirlandigi insan...Bu özellik ve güzellikte olan insanlara insanlik olarak o kadar ihtiyacimiz var ki....Böyle mu'minlere her devirde ihdiyac duyulmusdur. Sahabe'i kiram, birgun Peygamberimize sormus: -Ya ResûlALLAH, biz Sizin yaninizda iken, bambaska kisi oluyoruz. Icimizi bir muhabbet dolduruyor. Efendimiz buyurdu ki: "Eger sizler her zaman benim yanimda oldugunuz gibi bulunabilseydiniz, yatarken, gezerken melekler gelip sizinle musafaha ederlerdi." Demek oluyorki, birlikte bir feyz alis-veris oluyordu. Salih kisilerle birlikteliklerden iyi hâl sahibi olunur. ALLAH'i hatirlatan Müslumanlarla olmak ve de ALLAH'i hatirlatan Müsluman olmak duasıyla
Cumanız mübarek olsun