| |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
8 Aralık 2015 Salı
Düzen ve Müslüman
19 Kasım 2015 Perşembe
Fethullah Gülen Hz.Meryem ile Hz.Muhammed'i Neden Nikahladı?
Fatih Tezcan / www.AnalizMerkezi.com
Konu benim gündemime Prof. Dr. Mehmet Bayrakdarın Dinlerarası Diyalog ve Başkalaştırılan İslâm başlıklı makalesi ile girmişti. (İslâmi Araştırmalar, c.20, sy.3, syf.290, TEK-DAV Yayını, Ankara, 2007)
Şöyle ki;
Kurandan İdrake Yansıyanlar adlı kitabında Fethullah Gülen, Meryem Suresi 17. ayetin meâlini, kendi ifadesiyle şöyle veriyor:
Sonra, insanlardan gizlenmek için bir perde germişti.Ruhumuzu göndermiştik de ona tam bir insan olarak görünmüştü (Meryem Suresi-17.Ayet)
Fethullah Gülen sonra şu yorumunu ilâve ediyor:
Acaba ne idi bu ruh? Hemen büyük çoğunluğu itibariyle bütün tefsirler, ayeti kerime de:
ruhumuzu gönderdik
diye belirtilen ruhun Cebrail (a.s.) olduğunu ifade etmektedirler. Ne var ki, burada Kuran Ruh tabirini kullanıyor; ruhun tayinin de ise ihtilaf vardır.İhtimalin sınırları ise ihtilafın çerçevesini aşkındır; hatta Efendimizin ruhunu içine alacak kadar da geniştir.Evet bu da muhtemeldir; zira Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı. Bu itibarla da gözlerinin içine başka bir hayal girmemişti ve girmemeliydi de. Ona sadece kendisine helal olan biri bakmalıydı. O da olsa olsa Efendimiz olabilirdi; zira o bir münasebetle Hz. Meryemin kendisiyle nikâhlandığına işaret buyuruyordu. Bu açıdan da Ruhun Efendimizin ruhu olabileceği de ihtimal dâhilindedir
(Fethullah Gülen: Kurandan İdrake Yansıyanlar, İstanbul, 2000, s. 247-248.)
Fethullah Gülen, cümlesinin sonunda bu konuda başka kanıtlar (?) bulunmadan kat'iyet ifade etmeyeceğini belirtiyorsa da, söz konusu çok şüphe çeken bir zorlamayla yaklaşıp, ayete işkence ederek böyle ütopik ve Kurana aykırı bir şekilde yorumladıktan sonra ne kıymeti kalıyor?
Algıyı olgunun önüne geçirdikten sonra ne kıymeti kalıyor?
Saf zihinlere Peygamberlerinin aslında dünyanın en kalabalık mensuba sahip dininin Peygamberinin de babası olduğu rüşvetini verip, karşılığında Müslüman talebeler ve kendisine bir şekilde güvenmiş koca bir cemaat, farkında olmadan Hz.İsa merkezli diyalog zeminine çekildikten sonra, ne kıymeti kalıyor?
Üstelik konuyla alakalı şüpheye mahal bırakmayacak şekilde muhkem Kur'an ayeti varken!
Tembel talebelerin bile bildiği üzere İslam'da "nass'ın olduğu yerde içtihada mahal olmaz" iken yani kesin muhkem Kur'an ayeti'nin değindiği konuda alternatif yorum getirmek, İslam'a uygun olmuyor iken, Fethullah Gülen, kendi yorumuna Hz.Peygamberi de ortak ederek -haşa- O, Hz.Meryemin kendisiyle nikâhlandığına işâret buyuruyordu. diyor.
Gülen'in sözünü ettiği işâret, Kenzul-Ummaldaki bir rivayettir.
Hadis uydurma yani kaynak olarak gösterilmesi, Peygamberin sahih hadisinde dile getirdiği üzere, 'cehennemde kendine yer hazırlamaya' karşılık geliyor.
Rivayet zincirlerindeki sıkıntılar bir yana konulup hadis sahihmiş gibi ele alınsa bile,
Hz. Peygamberin Hz.Meryem ile nikâhının ve zevceleşmesinin Ahirette, Cennette olacağını söylediği görülüyor. (Bu nikahlanma olayına eserin 146 nolu dip notu ile Gülen, Ali el-Muttaki nin Kenzul-Umma -l (11/424) adlı eserinden dayanak gösteriyor.Ancak nedense rivayetin metnini vermiyor.Oysa orada Hz.Peygambere isnad edilen söz şudur: Sad İbn Cünadeden, Allah Resûlü dedi: Cennette Allah beni İmrân kızı Meryem, Firavunun hanımı ve Musanın kız kardeşi ile evlendirecek
Bu rivayet farklı ravilerden az çok farklarla Taberânî: Mucemul-Kebîr, VI, 52, no: 5485;Heysemî: Mecmua, IX, 128, gibi diğer kaynaklarda da geçmektedir.Ancak hadis, sahih veya sahihe yakın hadisleri topladığı söylenilen Kütub-i Sittede bile yok.)
O zaman sorun ne?
Fethullah Gülen, Hz.Meryem ile Hz.Muhammed'i Neden Nikahladı?
Gülen bu din, akıl ve mantık dışı yorumlarıyla Hz.İsanın babasının yani Hz.Meryem'in kocasının -haşa- Hz. Muhammed olduğunu iddia ederken ve buna kitabında yer vererek ABDde olanlardan habersiz cemaate duyururken amacı ne?
İşte burada 'Emperyalizm'in Dinler Arası Diyalog Operasyonu' ve bu operasyondaki Gülenizm faktörü akla geliyor...
Yoksa İslam'da hangi sözün ne zaman hadis olarak kabıl edilip edilemeyeceğini, mevzu (uydurma) hadisi sanki gerçekmiş gibi nakletmenin vebalini veya başka bir bağlamda ifade edilmiş Peygamber sözünü kendi sözüne adeta yalancı şahid kılmak için kırpmanın ve bağlamından koparmanın ne derece büyük bir günah içerdiğini Fethullah Gülen'in bilmediğini düşünmek için, Fethullah Gülen Düşmanlığı gibi eklektik bir sığlıktan boğulmak gerekiyor.
Hayır, öyle değil; Gülen emekli bir vaiz ve bunları pekala çok iyi biliyor!
O halde?
"Hz.Meryem kimseyi hayal etmemişti, ona tertemiz biri yaklaşabilirdi, o da Hz.Muhammed olabilirdi" gibi din ve mantık dışı bir ifadenin maksadı olarak, hayatları arasında 600 yüzyıl olan Hz.Meryem annemizi ve Hz.Muhammed efendimizi değil de, Emperyalizm'in Dinler arası Diyalog Operasyonu'na gönüllü veya farkındalıksız bir Hizmet hamlesi ve Hz.İsanın etrafında temerküz etmiş bir faaliyet olarak, Hıristiyanlığı ve İslâmı evlendirmeye yönelik girişim şüphesi doğuyor.
Kuran-ı Kerim, hassas konuyla ilgili Meryem Suresi gibi müstakil bir sure tahsis ediyor ve surenin 20.ayetinde Hz.Meryem Yahudilere bana bir beşer dokunmadığı halde
diyerek iman edenlere bütün yorum ve tahmin kapılarını kapatıyorken,
ABDde yaşayan emekli vaiz Fethullah Gülenin Hz.Meryeme ancak Hz.Muhammed dokunmuş olabilir imâsının arka planında, Hz.İsa merkezli bir düşün dünyası oluşturarak Emperyalizmin Dinler Arası Diyalog Operasyonuna Hizmet yatmıyorsa, başka ne gibi bir amaç olabilir?
Evet, bu konuyu Kur'an'a arz ettiğimizde karşımıza 2 ayet çıkar ve "Dur! Bu konuda yorum hakkın yok!" der.Bunlardan biri Meryem Suresi 20.ayettir ve o ayette biz Meryem annemizin yahudilere karşı hitaben "bana bir beşer değmedi" dediğini öğreniriz.
Hicab ile ifade ediyorum ki, Fethullah Gülen'in sorguladığımız sözleri için "Hz.Muhammed'in kendinden değil ruhundan söz ediyor" diyenlerle de karşılaşılıyor. İşte o noktada da Kur'an Kehf Suresi 110.ayetteki Allah'ın Peygamberine Hitabı ile, bu konuda laobaliyete müsaade etmiyor:
"De ki, ben de sizin gibi bir beşerim!..."
Yani Peygamberimizi, doğumundan 6 asır öncesine götürüp Hz.Meryem ile -haşa- nikahlamak için, İslam Dini'nin ne Kitabı ne Hadisi izin veriyor! Burada akla, Fethullah Gülen'in Neo-Platonizm/Yeni Eflatunculuk safsatasına olan bağlılığı konuşulabilir ki, bu ayrı ve uzun bir bahistir.
Bizce her şey net ama sanırız sonra çokça üzülmemek için, Kuranın bir diğer kritik ayeti olan Tevbe Suresinin 31.ayetine, daha doğrusu bu ayetin ışığında Adiyy bin Hatem ile Alemlere Rahmet Peygamberimizin arasında geçen diyalogdaki Peygamber Tefsirine çok dikkat etmek gerekiyor.
Ayette Allah,
Onlar, ahbarları (dîn adamlarını) ve ruhbanları (rahipleri) ve Meryem oğlu Mesih'i Allah'tan başka Rab'ler edindiler. Oysa tek bir ilâha kul olmalarından başka bir şeyle emrolunmadılar. O'ndan başka ilâh yoktur. Allah Onların şirk koştukları şeylerden, münezzehtir. buyuruyor.
Hrıstiyan iken Müslüman olan Adiyy bin Hatemin Peygamberimize gelip ayetin bağlamını sorması üzerine Allahın Resulü, kanaat önderlerinin her dediğini benimsemenin, helal dediğine helal, haram dediğine haram demenin, yani Allahın çizdiği çerçeveleri kaale almadan kendi zannınca veya kalabalık etrafınca yüceleştirilmiş kimlikleri izlemenin, ayette sakınılması gereken Şirkin tam da kendisi olduğunu ifade ediyor.
Allah muhafaza buyursun
Kendisine beşer değmeyen Meryemin Rabbi,
Kulluğuna beşer değdirmeyenlere, yeter...
************************************************
İSLAM DÜŞMANI ORYANTALİSTLERDEN ,MÜSTEŞRİKLERDEN
isra*17:85 - Ey Muhammed! Sana ruhtan soruyorlar. De ki: "Ruh Rabbimin bildiği bir iştir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir."
Konu benim gündemime Prof. Dr. Mehmet Bayrakdarın Dinlerarası Diyalog ve Başkalaştırılan İslâm başlıklı makalesi ile girmişti. (İslâmi Araştırmalar, c.20, sy.3, syf.290, TEK-DAV Yayını, Ankara, 2007)
Şöyle ki;
Kurandan İdrake Yansıyanlar adlı kitabında Fethullah Gülen, Meryem Suresi 17. ayetin meâlini, kendi ifadesiyle şöyle veriyor:
Sonra, insanlardan gizlenmek için bir perde germişti.Ruhumuzu göndermiştik de ona tam bir insan olarak görünmüştü (Meryem Suresi-17.Ayet)
Fethullah Gülen sonra şu yorumunu ilâve ediyor:
Acaba ne idi bu ruh? Hemen büyük çoğunluğu itibariyle bütün tefsirler, ayeti kerime de: ruhumuzu gönderdik diye belirtilen ruhun Cebrail (a.s.) olduğunu ifade etmektedirler. Ne var ki, burada Kuran Ruh tabirini kullanıyor; ruhun tayinin de ise ihtilaf vardır.İhtimalin sınırları ise ihtilafın çerçevesini aşkındır; hatta Efendimizin ruhunu içine alacak kadar da geniştir.Evet bu da muhtemeldir; zira Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı. Bu itibarla da gözlerinin içine başka bir hayal girmemişti ve girmemeliydi de. Ona sadece kendisine helal olan biri bakmalıydı. O da olsa olsa Efendimiz olabilirdi; zira o bir münasebetle Hz. Meryemin kendisiyle nikâhlandığına işaret buyuruyordu. Bu açıdan da Ruhun Efendimizin ruhu olabileceği de ihtimal dâhilindedir (Fethullah Gülen: Kurandan İdrake Yansıyanlar, İstanbul, 2000, s. 247-248.)
Fethullah Gülen, cümlesinin sonunda bu konuda başka kanıtlar (?) bulunmadan kat'iyet ifade etmeyeceğini belirtiyorsa da, söz konusu çok şüphe çeken bir zorlamayla yaklaşıp, ayete işkence ederek böyle ütopik ve Kurana aykırı bir şekilde yorumladıktan sonra ne kıymeti kalıyor?
Algıyı olgunun önüne geçirdikten sonra ne kıymeti kalıyor?
Saf zihinlere Peygamberlerinin aslında dünyanın en kalabalık mensuba sahip dininin Peygamberinin de babası olduğu rüşvetini verip, karşılığında Müslüman talebeler ve kendisine bir şekilde güvenmiş koca bir cemaat, farkında olmadan Hz.İsa merkezli diyalog zeminine çekildikten sonra, ne kıymeti kalıyor?
Üstelik konuyla alakalı şüpheye mahal bırakmayacak şekilde muhkem Kur'an ayeti varken!
Tembel talebelerin bile bildiği üzere İslam'da "nass'ın olduğu yerde içtihada mahal olmaz" iken yani kesin muhkem Kur'an ayeti'nin değindiği konuda alternatif yorum getirmek, İslam'a uygun olmuyor iken, Fethullah Gülen, kendi yorumuna Hz.Peygamberi de ortak ederek -haşa- O, Hz.Meryemin kendisiyle nikâhlandığına işâret buyuruyordu. diyor.
Gülen'in sözünü ettiği işâret, Kenzul-Ummaldaki bir rivayettir.
Hadis uydurma yani kaynak olarak gösterilmesi, Peygamberin sahih hadisinde dile getirdiği üzere, 'cehennemde kendine yer hazırlamaya' karşılık geliyor.
Rivayet zincirlerindeki sıkıntılar bir yana konulup hadis sahihmiş gibi ele alınsa bile,
Hz. Peygamberin Hz.Meryem ile nikâhının ve zevceleşmesinin Ahirette, Cennette olacağını söylediği görülüyor. (Bu nikahlanma olayına eserin 146 nolu dip notu ile Gülen, Ali el-Muttaki nin Kenzul-Umma -l (11/424) adlı eserinden dayanak gösteriyor.Ancak nedense rivayetin metnini vermiyor.Oysa orada Hz.Peygambere isnad edilen söz şudur: Sad İbn Cünadeden, Allah Resûlü dedi: Cennette Allah beni İmrân kızı Meryem, Firavunun hanımı ve Musanın kız kardeşi ile evlendirecek Bu rivayet farklı ravilerden az çok farklarla Taberânî: Mucemul-Kebîr, VI, 52, no: 5485;Heysemî: Mecmua, IX, 128, gibi diğer kaynaklarda da geçmektedir.Ancak hadis, sahih veya sahihe yakın hadisleri topladığı söylenilen Kütub-i Sittede bile yok.)
O zaman sorun ne?
Fethullah Gülen, Hz.Meryem ile Hz.Muhammed'i Neden Nikahladı?
Gülen bu din, akıl ve mantık dışı yorumlarıyla Hz.İsanın babasının yani Hz.Meryem'in kocasının -haşa- Hz. Muhammed olduğunu iddia ederken ve buna kitabında yer vererek ABDde olanlardan habersiz cemaate duyururken amacı ne?
İşte burada 'Emperyalizm'in Dinler Arası Diyalog Operasyonu' ve bu operasyondaki Gülenizm faktörü akla geliyor...
Yoksa İslam'da hangi sözün ne zaman hadis olarak kabıl edilip edilemeyeceğini, mevzu (uydurma) hadisi sanki gerçekmiş gibi nakletmenin vebalini veya başka bir bağlamda ifade edilmiş Peygamber sözünü kendi sözüne adeta yalancı şahid kılmak için kırpmanın ve bağlamından koparmanın ne derece büyük bir günah içerdiğini Fethullah Gülen'in bilmediğini düşünmek için, Fethullah Gülen Düşmanlığı gibi eklektik bir sığlıktan boğulmak gerekiyor.
Hayır, öyle değil; Gülen emekli bir vaiz ve bunları pekala çok iyi biliyor!
O halde?
"Hz.Meryem kimseyi hayal etmemişti, ona tertemiz biri yaklaşabilirdi, o da Hz.Muhammed olabilirdi" gibi din ve mantık dışı bir ifadenin maksadı olarak, hayatları arasında 600 yüzyıl olan Hz.Meryem annemizi ve Hz.Muhammed efendimizi değil de, Emperyalizm'in Dinler arası Diyalog Operasyonu'na gönüllü veya farkındalıksız bir Hizmet hamlesi ve Hz.İsanın etrafında temerküz etmiş bir faaliyet olarak, Hıristiyanlığı ve İslâmı evlendirmeye yönelik girişim şüphesi doğuyor.
Kuran-ı Kerim, hassas konuyla ilgili Meryem Suresi gibi müstakil bir sure tahsis ediyor ve surenin 20.ayetinde Hz.Meryem Yahudilere bana bir beşer dokunmadığı halde diyerek iman edenlere bütün yorum ve tahmin kapılarını kapatıyorken,
ABDde yaşayan emekli vaiz Fethullah Gülenin Hz.Meryeme ancak Hz.Muhammed dokunmuş olabilir imâsının arka planında, Hz.İsa merkezli bir düşün dünyası oluşturarak Emperyalizmin Dinler Arası Diyalog Operasyonuna Hizmet yatmıyorsa, başka ne gibi bir amaç olabilir?
Evet, bu konuyu Kur'an'a arz ettiğimizde karşımıza 2 ayet çıkar ve "Dur! Bu konuda yorum hakkın yok!" der.Bunlardan biri Meryem Suresi 20.ayettir ve o ayette biz Meryem annemizin yahudilere karşı hitaben "bana bir beşer değmedi" dediğini öğreniriz.
Hicab ile ifade ediyorum ki, Fethullah Gülen'in sorguladığımız sözleri için "Hz.Muhammed'in kendinden değil ruhundan söz ediyor" diyenlerle de karşılaşılıyor. İşte o noktada da Kur'an Kehf Suresi 110.ayetteki Allah'ın Peygamberine Hitabı ile, bu konuda laobaliyete müsaade etmiyor:
"De ki, ben de sizin gibi bir beşerim!..."
Yani Peygamberimizi, doğumundan 6 asır öncesine götürüp Hz.Meryem ile -haşa- nikahlamak için, İslam Dini'nin ne Kitabı ne Hadisi izin veriyor! Burada akla, Fethullah Gülen'in Neo-Platonizm/Yeni Eflatunculuk safsatasına olan bağlılığı konuşulabilir ki, bu ayrı ve uzun bir bahistir.
Bizce her şey net ama sanırız sonra çokça üzülmemek için, Kuranın bir diğer kritik ayeti olan Tevbe Suresinin 31.ayetine, daha doğrusu bu ayetin ışığında Adiyy bin Hatem ile Alemlere Rahmet Peygamberimizin arasında geçen diyalogdaki Peygamber Tefsirine çok dikkat etmek gerekiyor.
Ayette Allah,
Onlar, ahbarları (dîn adamlarını) ve ruhbanları (rahipleri) ve Meryem oğlu Mesih'i Allah'tan başka Rab'ler edindiler. Oysa tek bir ilâha kul olmalarından başka bir şeyle emrolunmadılar. O'ndan başka ilâh yoktur. Allah Onların şirk koştukları şeylerden, münezzehtir. buyuruyor.
Hrıstiyan iken Müslüman olan Adiyy bin Hatemin Peygamberimize gelip ayetin bağlamını sorması üzerine Allahın Resulü, kanaat önderlerinin her dediğini benimsemenin, helal dediğine helal, haram dediğine haram demenin, yani Allahın çizdiği çerçeveleri kaale almadan kendi zannınca veya kalabalık etrafınca yüceleştirilmiş kimlikleri izlemenin, ayette sakınılması gereken Şirkin tam da kendisi olduğunu ifade ediyor.
Allah muhafaza buyursun
Kendisine beşer değmeyen Meryemin Rabbi,
Kulluğuna beşer değdirmeyenlere, yeter...
Şöyle ki;
Kurandan İdrake Yansıyanlar adlı kitabında Fethullah Gülen, Meryem Suresi 17. ayetin meâlini, kendi ifadesiyle şöyle veriyor:
Sonra, insanlardan gizlenmek için bir perde germişti.Ruhumuzu göndermiştik de ona tam bir insan olarak görünmüştü (Meryem Suresi-17.Ayet)
Fethullah Gülen sonra şu yorumunu ilâve ediyor:
Acaba ne idi bu ruh? Hemen büyük çoğunluğu itibariyle bütün tefsirler, ayeti kerime de: ruhumuzu gönderdik diye belirtilen ruhun Cebrail (a.s.) olduğunu ifade etmektedirler. Ne var ki, burada Kuran Ruh tabirini kullanıyor; ruhun tayinin de ise ihtilaf vardır.İhtimalin sınırları ise ihtilafın çerçevesini aşkındır; hatta Efendimizin ruhunu içine alacak kadar da geniştir.Evet bu da muhtemeldir; zira Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı. Bu itibarla da gözlerinin içine başka bir hayal girmemişti ve girmemeliydi de. Ona sadece kendisine helal olan biri bakmalıydı. O da olsa olsa Efendimiz olabilirdi; zira o bir münasebetle Hz. Meryemin kendisiyle nikâhlandığına işaret buyuruyordu. Bu açıdan da Ruhun Efendimizin ruhu olabileceği de ihtimal dâhilindedir (Fethullah Gülen: Kurandan İdrake Yansıyanlar, İstanbul, 2000, s. 247-248.)
Fethullah Gülen, cümlesinin sonunda bu konuda başka kanıtlar (?) bulunmadan kat'iyet ifade etmeyeceğini belirtiyorsa da, söz konusu çok şüphe çeken bir zorlamayla yaklaşıp, ayete işkence ederek böyle ütopik ve Kurana aykırı bir şekilde yorumladıktan sonra ne kıymeti kalıyor?
Algıyı olgunun önüne geçirdikten sonra ne kıymeti kalıyor?
Saf zihinlere Peygamberlerinin aslında dünyanın en kalabalık mensuba sahip dininin Peygamberinin de babası olduğu rüşvetini verip, karşılığında Müslüman talebeler ve kendisine bir şekilde güvenmiş koca bir cemaat, farkında olmadan Hz.İsa merkezli diyalog zeminine çekildikten sonra, ne kıymeti kalıyor?
Üstelik konuyla alakalı şüpheye mahal bırakmayacak şekilde muhkem Kur'an ayeti varken!
Tembel talebelerin bile bildiği üzere İslam'da "nass'ın olduğu yerde içtihada mahal olmaz" iken yani kesin muhkem Kur'an ayeti'nin değindiği konuda alternatif yorum getirmek, İslam'a uygun olmuyor iken, Fethullah Gülen, kendi yorumuna Hz.Peygamberi de ortak ederek -haşa- O, Hz.Meryemin kendisiyle nikâhlandığına işâret buyuruyordu. diyor.
Gülen'in sözünü ettiği işâret, Kenzul-Ummaldaki bir rivayettir.
Hadis uydurma yani kaynak olarak gösterilmesi, Peygamberin sahih hadisinde dile getirdiği üzere, 'cehennemde kendine yer hazırlamaya' karşılık geliyor.
Rivayet zincirlerindeki sıkıntılar bir yana konulup hadis sahihmiş gibi ele alınsa bile,
Hz. Peygamberin Hz.Meryem ile nikâhının ve zevceleşmesinin Ahirette, Cennette olacağını söylediği görülüyor. (Bu nikahlanma olayına eserin 146 nolu dip notu ile Gülen, Ali el-Muttaki nin Kenzul-Umma -l (11/424) adlı eserinden dayanak gösteriyor.Ancak nedense rivayetin metnini vermiyor.Oysa orada Hz.Peygambere isnad edilen söz şudur: Sad İbn Cünadeden, Allah Resûlü dedi: Cennette Allah beni İmrân kızı Meryem, Firavunun hanımı ve Musanın kız kardeşi ile evlendirecek Bu rivayet farklı ravilerden az çok farklarla Taberânî: Mucemul-Kebîr, VI, 52, no: 5485;Heysemî: Mecmua, IX, 128, gibi diğer kaynaklarda da geçmektedir.Ancak hadis, sahih veya sahihe yakın hadisleri topladığı söylenilen Kütub-i Sittede bile yok.)
O zaman sorun ne?
Fethullah Gülen, Hz.Meryem ile Hz.Muhammed'i Neden Nikahladı?
Gülen bu din, akıl ve mantık dışı yorumlarıyla Hz.İsanın babasının yani Hz.Meryem'in kocasının -haşa- Hz. Muhammed olduğunu iddia ederken ve buna kitabında yer vererek ABDde olanlardan habersiz cemaate duyururken amacı ne?
İşte burada 'Emperyalizm'in Dinler Arası Diyalog Operasyonu' ve bu operasyondaki Gülenizm faktörü akla geliyor...
Yoksa İslam'da hangi sözün ne zaman hadis olarak kabıl edilip edilemeyeceğini, mevzu (uydurma) hadisi sanki gerçekmiş gibi nakletmenin vebalini veya başka bir bağlamda ifade edilmiş Peygamber sözünü kendi sözüne adeta yalancı şahid kılmak için kırpmanın ve bağlamından koparmanın ne derece büyük bir günah içerdiğini Fethullah Gülen'in bilmediğini düşünmek için, Fethullah Gülen Düşmanlığı gibi eklektik bir sığlıktan boğulmak gerekiyor.
Hayır, öyle değil; Gülen emekli bir vaiz ve bunları pekala çok iyi biliyor!
O halde?
"Hz.Meryem kimseyi hayal etmemişti, ona tertemiz biri yaklaşabilirdi, o da Hz.Muhammed olabilirdi" gibi din ve mantık dışı bir ifadenin maksadı olarak, hayatları arasında 600 yüzyıl olan Hz.Meryem annemizi ve Hz.Muhammed efendimizi değil de, Emperyalizm'in Dinler arası Diyalog Operasyonu'na gönüllü veya farkındalıksız bir Hizmet hamlesi ve Hz.İsanın etrafında temerküz etmiş bir faaliyet olarak, Hıristiyanlığı ve İslâmı evlendirmeye yönelik girişim şüphesi doğuyor.
Kuran-ı Kerim, hassas konuyla ilgili Meryem Suresi gibi müstakil bir sure tahsis ediyor ve surenin 20.ayetinde Hz.Meryem Yahudilere bana bir beşer dokunmadığı halde diyerek iman edenlere bütün yorum ve tahmin kapılarını kapatıyorken,
ABDde yaşayan emekli vaiz Fethullah Gülenin Hz.Meryeme ancak Hz.Muhammed dokunmuş olabilir imâsının arka planında, Hz.İsa merkezli bir düşün dünyası oluşturarak Emperyalizmin Dinler Arası Diyalog Operasyonuna Hizmet yatmıyorsa, başka ne gibi bir amaç olabilir?
Evet, bu konuyu Kur'an'a arz ettiğimizde karşımıza 2 ayet çıkar ve "Dur! Bu konuda yorum hakkın yok!" der.Bunlardan biri Meryem Suresi 20.ayettir ve o ayette biz Meryem annemizin yahudilere karşı hitaben "bana bir beşer değmedi" dediğini öğreniriz.
Hicab ile ifade ediyorum ki, Fethullah Gülen'in sorguladığımız sözleri için "Hz.Muhammed'in kendinden değil ruhundan söz ediyor" diyenlerle de karşılaşılıyor. İşte o noktada da Kur'an Kehf Suresi 110.ayetteki Allah'ın Peygamberine Hitabı ile, bu konuda laobaliyete müsaade etmiyor:
"De ki, ben de sizin gibi bir beşerim!..."
Yani Peygamberimizi, doğumundan 6 asır öncesine götürüp Hz.Meryem ile -haşa- nikahlamak için, İslam Dini'nin ne Kitabı ne Hadisi izin veriyor! Burada akla, Fethullah Gülen'in Neo-Platonizm/Yeni Eflatunculuk safsatasına olan bağlılığı konuşulabilir ki, bu ayrı ve uzun bir bahistir.
Bizce her şey net ama sanırız sonra çokça üzülmemek için, Kuranın bir diğer kritik ayeti olan Tevbe Suresinin 31.ayetine, daha doğrusu bu ayetin ışığında Adiyy bin Hatem ile Alemlere Rahmet Peygamberimizin arasında geçen diyalogdaki Peygamber Tefsirine çok dikkat etmek gerekiyor.
Ayette Allah,
Onlar, ahbarları (dîn adamlarını) ve ruhbanları (rahipleri) ve Meryem oğlu Mesih'i Allah'tan başka Rab'ler edindiler. Oysa tek bir ilâha kul olmalarından başka bir şeyle emrolunmadılar. O'ndan başka ilâh yoktur. Allah Onların şirk koştukları şeylerden, münezzehtir. buyuruyor.
Hrıstiyan iken Müslüman olan Adiyy bin Hatemin Peygamberimize gelip ayetin bağlamını sorması üzerine Allahın Resulü, kanaat önderlerinin her dediğini benimsemenin, helal dediğine helal, haram dediğine haram demenin, yani Allahın çizdiği çerçeveleri kaale almadan kendi zannınca veya kalabalık etrafınca yüceleştirilmiş kimlikleri izlemenin, ayette sakınılması gereken Şirkin tam da kendisi olduğunu ifade ediyor.
Allah muhafaza buyursun
Kendisine beşer değmeyen Meryemin Rabbi,
Kulluğuna beşer değdirmeyenlere, yeter...
************************************************
İSLAM DÜŞMANI ORYANTALİSTLERDEN ,MÜSTEŞRİKLERDEN
12 Kasım 2015 Perşembe
Mefhumlar; zihinde vakıası idrak edilebilen manalardır.DİKKAT.DİKKAT.!
Mefhumlar; zihinde vakıası idrak edilebilen manalardır.
Bu vakıa, ister dışarıda hissedilen bir vakıa olsun isterse hissedilen bir vakıaya dayalı olarak dışarıda var olduğu tam bir teslimiyetle kabul edilen bir vakıa olsun, zihinde idrak edilebiliyorsa bunlar birer mefhumdurlar. Bunların dışındaki cümlelerin ve kelimelerin anlamları mefhum olarak isimlendirilemez. Bunlar ancak soyut bilgilerdir.
Mefhumlar, ya vakıayı bilgilerle ya da bilgileri vakıayla ilişkilendirmekle oluşurlar. Bu oluşum, vakıa ve bilgileri birbiri ile ilişkilendirme anında, vakıa ve bilgilerin ölçüldüğü kaide veya kaidelere göre daha da netleşir. Yani vakıa ve bilgileri birbiriyle ilişkilendirme anındaki akletmesi, kavraması oranında billurlaşır. Böylece kişide, cümleleri ve lafızları anlayan, somut vakıasıyla manaları idrak eden ve bunlar hakkında hüküm veren akliyet/zihniyet meydana gelir.
Buna göre akliyet; bir şeyi akletme, idrak etme keyfiyetidir.
Bir başka anlatımla akliyet; tek bir kaideye veya belirli kaidelere göre değerlendirilerek, vakıanın bilgilerle veya bilgilerin vakıayla ilişkilendirilmesi keyfiyetidir.
Bir başka anlatımla akliyet; tek bir kaideye veya belirli kaidelere göre değerlendirilerek, vakıanın bilgilerle veya bilgilerin vakıayla ilişkilendirilmesi keyfiyetidir.
İşte, bu nedenle İslami akliyetile komünist akliyet, kapitalist akliyet, karışık akliyet ve düzenli akliyet arasında fark vardır.
Kişide var olan mefhumların neticeleri ile insan, idrak ettiği vakıaya yönelik davranışlarını, vakıaya yönelme veya ondan yüz çevirme şeklinde görülen eğilimini belirler ve eğilimlerini özel bir eğilim ve belirli bir zevk haline getirir.
Eğilimler;
ihtiyaçlarını doyurmak istediği eşyalar hakkında insanda var olan mefhumlarla bağlantılı olarak, ihtiyaçlarını doyurmaya yönelten yönelticilerdir. İnsandaki meyiller, organik ihtiyaçları ve içgüdüleri doyurmayı gerektiren hayati güç tarafından ortaya çıkartılır. Bağlantı bu güç ile mefhumlar arasında olur.
Tek başına bu eğilimler yani hayat hakkındaki mefhumlarla bağlantılı olan yönelticiler insanın nefsiyetini oluşturur. O halde nefsiyet;içgüdüleri ve organik ihtiyaçları doyurma keyfiyetidir. Diğer bir ifade ile ihtiyaçları doyurmaya yönelten yönelticilerin mefhumlarla ilişkilendirilmesi keyfiyetidir.Nefsiyet, hayat hakkındaki mefhumlarla bağlantılı olarak, eşya hakkında insanda var olan mefhumlarla, insanın içinde doğal olarak var olan yönelticiler arasındaki bağlantıdan meydana gelen zorunlu bir sentezdir.
İşte, bu akliyet ve nefsiyet ile şahsiyet oluşur. Akıl ya da idrak insanın fıtratında bulunmasına, her insanda kesin olarak var olmasına rağmen akliyet,ancak insanın fiili ile meydana gelir. Meyiller de insanla beraber yaratılmış olmasına ve her insanda kesinlikle bulunmasına rağmen nefsiyetde insanın fiili ile oluşturulur.
Ancak bilgiler ile vakıayı birbirine bağlama esnasında, bunları ölçmede kullanılacak kaide veya kaidelerin bulunması ile anlam netleşir vemefhumhaline gelir. Yöneltici etkenler ile mefhumlar arasında meydana gelen sentez, yönelticileri netleştirir ve meyil haline getirir.
İlişkilendirme anında insanın bilgileri ve vakıayı ölçmede kullandığı kaide veya kaideler nefsiyetin ve akliyetin oluşumunda yani belirli bir şahsiyetin oluşumunda en büyük etkendirler.Akliyetin oluşumunda kullanılan kaide ve kaideler, nefsiyetin oluşumunda kullanılan kaide veya kaidelerle aynı olmazsa insanda bulunan akliyet ve nefsiyet birbirinden farklı olur. Çünkü o zaman insan, eğilimlerini iç dünyasında var olan kaide veya kaidelere göre ölçer. Yönelticilerini akliyeti oluşturan mefhumların dışındaki mefhumlara bağlar. Bu durumda ise fikirleri ile eğilimleri başka başka, birbirine zıt, farklı olur. Böylece seçkin olmayan bir şahsiyete sahip olur. Çünkü kelimeleri ve cümleleri anlayışı, vakıayı idraki, eşyaya olan meylinden farklı bir şekilde meydana gelir.
Bu nedenle şahsiyetin tedavi edilebilmesi ve seçkin bir şahsiyetin oluşturulabilmesi, ancak insanın akliyeti ve nefsiyeti için aynı anda ancak tek bir kaidenin bulunması ile gerçekleşir. Yani bağlantı kurma esnasında bilgileri ve vakıayı değerlendirmede kullanılan kaidenin, yönelticilerle mefhumlar arasındaki sentezin sağlanmasında da aynen kullanılmasıyla tek kaide ve tek ölçü üzere seçkin bir şahsiyet oluşur.
|
******************ÖNEMLİ***KAİDELER.***TEMEL.ASIL.KÖK.MAYA.******
İslâm; beşer tarihinde ilk defa devletler ve ordulararası münasebetlere dair en mükemmel ahkâmı getirmek şerefine eren yegâne nizamdir. Bu hükümlerin gayesi; devlet münasebetlerinin, sadece donmuş kaidelere, kuvvet mantığına ve kılıç kuvvetine dayanmadan tanzim edilmesidir.
Avrupa Devletlerinin böyle bir kanun ve, nizamın ihtiyacını hissetmeleri, ne acıdır ki ancak 17. Asırda mümkün olabilmiştir. Fakat yapılan kanunlar, yine de sayfalar üzerinde kalmış ve kurutan nizamlar, arkasında çeşitli millî ihtirasların gizlendiği bir paravana olmaktan öteye geçememiştir. Soğuk harbe vasıta olmaktan başka bir fayda sağlamamıştır. Bu nizamlarda hakkın ve adaletin tahakkuku diye birşey düşünülmediği için, denk kuvvetlere sahip • Devletlerin kötü çekişmelere mecbur olmalarından başka bir şeye alamamıştır. Bu kötü çekişmeler aradaki dengeyi bozmuş, kanun ve nizamların hiçbir amelî kıymeti kalmamıştır.
Islûma gelince; O, bütün beşeriyete gönderilen Rabbâni esaslar külliyatıdır. Daha 7. Asırda bu esasları vaz eden Allahü Taalâ, devletler arası dengenin bozulmasına meydan vermeden bu kaideleri tanzim ederken, müslümanların, diğer kuvvetlerle olan alâkalarını bu esaslar üzerine bina etmelerini dilemiştir. Gaye sadece bundan ibaret değildir. Ayrıca bu kaideler, adalet sancağının bütün beşeriyet için dalgalandırılmasını istemiştir. Adalete götüren yolların açılmasını murad etmiştir. İşte İslâm; yeryüzünde bu ulvi kaideleri ilk defa ortaya koyan yegâne nizamdır!...
***********************
Şayet isteseydik; Biz, onları sana gösterirdik de sen; onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun ki; sen, onları sözlerinin üslubundan da tanırsın. Allah; bütün yaptıklarınızı bilir.
Muhammed*30
(Kaidelerinden)
Doğrusu münafıklar, münafıklık sanatını iyi becermelerine ve genel olarak müslümanlar tarafından tanınmamalarına güveniyorlardı. Ancak Kur'an onların bu münafıklıkları sürekli gizli kalacak şeklindeki zanlarını, alaya almakta ve onları, durumlarını ortaya çıkarmakla ve müslümanlara duydukları kinleri ve nefretleri meydana koymakla tehdit etmektedir. Ve Peygamberine "Biz isteseydik onları sana gösterirdik de sen onları yüzlerinden tanırdın" demektedir. Yani biz isteseydik, onları teker teker, ayrı ayrı tanıtırdık da sen onlardan, kimi görsen simasından tanırdın. (Bu ayet yüce Allah'ın Peygambere onlardan bir zümreyi, isimleri ile teker teker açıklamasından önce inmişti) Bununla birlikte, onların konuşmaları ses tonları, sözü doğru anlamından saptırmaları ve seninle konuşurken sözlerinin mantık dışına çıkması tüm bunlar sana onların münafık olduklarını ifade eder de sen "Andolsun ki sen onları konuşma üslubundan tanırsın." Ve yaptıkları ameller ve o amellere yol açan nedenler yüce Allah'ın herşeyi kuşatan ilmine yükselir. "Allah bütün yaptıklarınızı bilir." Onun için gizli kapaklı hiçbir şey yoktur.
***********************************************************
BİR İNSANIN BU DÜNYAYA GELİŞ GAYESİ İÇİN TAKİP EDECEĞİ İSTİKAMET.
****************************************************************************
BİR İNSANIN BU DÜNYAYA GELİŞ GAYESİ İÇİN TAKİP EDECEĞİ İSTİKAMET.
*************************************************************************************************************
Kaide: Fiillerde asıl kaide şerî hükme bağlanmaktır. Bir işe ancak onun hükmünü bildikten sonra girişilir. Eşyada asıl olan ise, haramlılığına bir delil varid olmadıkça mübahlıktır.
|
17 Mayıs 2015 Pazar
Bütün Müslümanların dikkatine.!
Bütün Müslümanların dikkatine.!
Mesele otarite meselesi.!
Dünyayı yönetmeye kalkışanlar çok iyi biliyorlarki eninde
sonunda islam tüm dünyaya hakim olacak.zamanda daraldı.onun için.
Kişilere, istediğini yapabilirsin fakat benim bir kaç
isteğim olacak diyor.
Demokrasi,cihad,seçim vb gibi kavramlarda biraz esnek
olacaksın.
Onun için bazı Alimleri vakıflar altına organise ediyor.
Örneğin Nureddin yıldız çok iyi ve samimi olmasına rağmen
onu nasıl kullandıklarının bir kaç örneğini aşağıdaki linklerde vereceğim.
Cihadın(Kelime
anlamı) müsteşrikler tarafından istenen tarifi
https://www.facebook.com/huseyin.sasmaz.75/videos/vb.100000324607185/788994564454690/?type=3&theater
MÜSTEŞRİKLERİN
İSTEMİŞ OLDUĞU İFADE BİCİMİ (DEMOKRASİ)
https://www.facebook.com/huseyin.sasmaz.75/videos/vb.100000324607185/789012527786227/?type=3&theater
Oy
kullanmak şirk midir,? !!!
https://www.facebook.com/huseyin.sasmaz.75/videos/vb.100000324607185/924474910906654/?type=3&theater
Tüm
Müslümanları Yeniden Râşidî Hilâfet'i Kurmaya Dâvet Eder
https://www.facebook.com/huseyin.sasmaz.75/videos/vb.100000324607185/783668431653970/?type=3&theater
Onun için bütün müslüman kardeşlerimden ricam otariteyi
RAŞİDİ HİLAFET DEVLETİNİ İKAME ETME ÇALIŞMALARINA BİR AN EVVEL GİRİŞMELERİDİR.
ALLAH’A EMANET OLUNUZ.
Demokrat Sistemlerde Yapılan ‘Seçim Anlayışı’na Bir Bakış
19 MART 2014
Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘أَتَسْتَبْدِلُونَالَّذِيهُوَأَدْنَىبِالَّذِيهُوَخَيْرٌ’ ‘Yoksa siz daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz?’ Bakara/61
Herkesin takip ettiği gibi ülke bir hayli ‘Seçim’ havasına girmiş durumda. Sözde siyasi partiler, liderler, siyasi oturum ve programlar da bu ‘Seçim’ havadan nasibini almış, adeta bu ‘Seçim’ atmosferi Türkiye’nin her tarafını sarmış ve etkisinin altına almıştır. Toplum ise her zamanki gibi bu kutuplaşma yüzünden bölünmüş vaziyettedir. Aslına bakılırsa ele aldığımız konuya ‘Seçim’ demek biraz zor gibi geliyor. Okuyucunun affına sığınarak şunu demek istiyorum; bu tür ortamlara daha çok ‘siyasi sataşma ve sokak dalaşma’ demek yakışır. Türkiye’deki ‘Seçim Psikolojisi’; ‘A’ parti ’B’ partiyi veya ‘A’ lideri ’B’ liderini karalamak suretiyle bunun üzerinden siyasi yatırım yaparak taraf toplamaktan ibarettir. İşte demokrat sistem; toplum içerisinde yüksek gerilim ve kutuplaşmayı sağlayan bu ‘Seçim Psikolojisi’ni fıtratında ve iç organlarında bir hastalık olarak barındırdığı için demokrasiye çağıran –sözde- siyasi parti ve liderler de ne yazık ki bu hastalığın bağımlısı olmaktadırlar.
Ancak temel bir hususu hatırlatmak isterim ki ‘Demokrat Sistem ve onun Seçim Anlayışı’; Vahiy merkezli ve hayat nizamı olan İslam’ı toplum ve devlet ortamından uzaklaştırıp koyu bireyselliğe zorlamaya çalışan laiklik -dinsizlik- ilkesine dayanmaktadır. Bu önemli hususun hiçbir zaman unutulmamalı. İşaret ettiğim bu tanım sadece Türkiye gibi ‘Çakma Demokrasi’nin uygulandığı ülkeler için değil, aksine Fransa, İngiltere ve ABD gibi ‘Orijinal Demokrasi’nin uygulandığı ülkeler için geçerlidir.
Vahiy merkezli düşünüp hareket eden ve bu ‘Seçim’ seviyesizliği atmosferinde yaşayan bir Müslüman haklı olarak şu soruyu sorma ihtiyacını hissetmektedir; acaba hayat nizamı olan ve bütün davranışlarda hüküm beyan eden İslam bunun neresindedir? Daha doğrusu İslam bu ‘Seçim Kavgası’nın içerisinde yer alabilir mi?
Ben bu soruya ‘soru-cevap’tan çok demokrasinin seçim anlayışını yargılayıp tarihçesini gözler önünde sergileyerek analiz etmeye gayret edeceğim. Siz de değerli okuyucular sahip olduğunuz ‘Furkan’ ferasetiyle yazının içerisinden cevabı net bir şekilde çıkarabilirsiniz.
Unutulmamalıdır ki Mümin olan bir kimse bu gibi konularda fikir beyan etmeden önce bir özelliğin kendisinde bulunması gerekir ki, o da Allah’ın ve Resulü’nün hoşnut oldukları ilahi sistem olan İslam’ı sevmek ve Müslümanlara sevdirmek ve Allah’ın ve Resulü’nün hoşnut olmadıkları ve kerih gördükleri bütün beşeri sistemlerden nefret etmek ve onları Müslümanlara nefret ettirmektir.
Ben bu yazıda oy kullanmanın hükmü nedir meselesini ele almayıp daha çok demokrat sistemi kamufle eden, dört yılda bir derin nefes aldıran, kan tazeleten, el değiştirten ve en önemlisi ayakta kalmasını sağlayan ‘Seçim’ sahtekârlığı meselesi üzerinde durmaya ve konuya birkaç madde halinde sıralamaya çalışacağım inşallah.
1) Genel anlamda seçim nedir?
Bilindiği gibi kapitalizm; kendi hayat tarzını diğer halklara pazarlayabilmesi için yüzündeki çirkinliği gidermek üzere bir takım estetik ameliyat yapıp sistemine sürekli yeni şekiller kazandırabilecek bir yapıya sahiptir. Bu nedenledir ki hiçbir batılı devlet adamı kamuoyuna açık olarak demokrasiden bahsettiğinde çirkin yüzünü anlatmaz. Afganistan ve Irak’ı işgal etmeden önce ve ettikten sonra sürekli ‘Seçim’ kavramını kullanarak Müslümanların gözünü boyadılar. Zira davulun sesi uzaktan kulağa hoş geldiği gibi yakından ise kulağı patlatır esprisiyle demokrat sistem ‘Halkın iradesi’ nakaratıyla insanları aldatmaya çalışır.
İzninizle ben demokrat sistemlerde yapılan ‘Seçim’ aldatmacasını şöyle tanımlamak istiyorum; ‘Demokrasi bütün insanları bazı zamanlarda aldatabilir, yine demokrasi bazı insanları her zaman aldatabilir, fakat bütün insanları ve her zaman asla aldatamaz.’
‘Seçim’ meselesine bakılırsa, kimin ve hangi adayın seçildiği değil, ne için ve hangi amaçla seçildiği önemli. Yalın olarak ve tek başına alındığında ‘Seçim’; tekniksel bir kavram ve araç olduğu için İslam onu hayatiyet taşıyan şeri hükümler için kullanmıştır: Resülullah şöyle buyurmuştur: (إذا خرج ثلاثة في سفر فليؤمروا أحدهم) ‘Üç kişi yolculuğa çıktığı zaman aralarında emir olarak birini seçsinler.’ رواه أبو داود، من حديث أبي سعيد وأبي هريرة. Zira birini seçmek bir iş hakkında ona vekâleten tasarruf hakkını vermektir. Dolayısıyla vekâletin ve tasarruf hakkının verildiği iş haram ise vekâletin kendisi de haramdır.
2) Demokrasinin insanların duygularını okşayan ve vazgeçilmez özgürlük Teorisi: Demokrasinin temel unsuru ve hayat tarzı olan özgürlük; insanların duygularını okşamak suretiyle gerekli ortamı hazırlayıp haram ve toplumun ahlaki çöküşüne sebebiyet veren fuhuş işlemeye insanları teşvik etmektir. İşte bu yüzden eşcinsellik, evlilik dışı ilişki, evde köpek ve yılan gibi hayvanlarla beraber yaşamak, uyuşturuculuk, cinsiyet değiştirmek, kızların küçük yaşta iken gayri meşru bir şekilde hamile kalması gibi hususlar yasallaştırılmıştır. Bu gün özgürlüğün titizlikle uygulandığı batılı ülkelere baktığımızda sağlıklı aile kurumu bitmiş, iffetli ve ahlaklı toplum kalmamıştır. İşte özgürlüğün kabarık faturası ve korkunç bilançosu:
1) Dünya genelinde 100.000.000 kişi evsiz ve Metro ve kanalizasyonlarda yaşıyor!
2) Dünya genelinde 3.000.000.000 kişi 2 dolarlık yevmiye ile geçimini sağlıyor.
3) Dünya genelinde günde 40.000 kişi ölüyor.
Eğer sosyalizm insanları döverek öldürüyorsa, kapitalizm ise özgürlük adı altında insanları severek, okşayarak öldürüyor.
3) Demokrasinin hizmet anlayışı: Bazı çevreler özellikle alınlarında İslami sloganlar yapıştıran çevrelerin içinde bulunduğu gayri İslami durumu meşrulaştırmak ve halka da ikna etmek için yol, hastane, okul, çeşme, alt ve üst geçit, köprü ve hızlı tren gibi yıllardır kısılan ve mahrum bırakılan ‘Hizmet’ kavramını kullanarak halkın dikkatini bunlara çekmektedir. Demokrat sistemlerdeki hizmet anlayışına göre bir yol asfaltlanırsa, karşılığında binlerce aile yuvası yıkılıyor, bir kentin çöpleri toplanıyor ve sokakları temizleniyor, karşılığında o kentin namusları kirletiliyor, TOKİ gibi her tarafta toplu konut yerleşim olarak katlı gökdelenler dikiliyorsa, karşılığında toplumun ahlaki yapısı çöküyor… İşte bu tür hizmetler aslında halka değil demokrasiye ve onun bekası ve belli bir pirim ve itibar kazanmak için yapılmış oluyor. Bu da demokrasinin hizmet ile ilgili anlayışının ta kendisidir. Ne acıdır ki bazı kesimler seçim kampanyası olarak ‘inanç, kimlik, hizmet’ diye bir takım kulağa hoş gelen sloganlar asmışlardır. Merak ettiğim tek şey; acaba bu kadar kirli bir sistemde sağlam ‘inanç, kimlik, hizmet’ nasıl olacak?! Oysa İslam’ın hizmet anlayışı taban tabana terstir. Zira Allah’ın indirdiğiyle hükmeden bir yönetici sorumluluğun gereği olarak ve Allah’tan korktuğu için kendi halkına hizmetin en kalitelisini sunmayı asli görevi olarak kabul eder. Nitekim bir gün halife Ebu Bekir (r.a) yaşlı bir kadının ineğini sağınca onun hayırlı duasını alır. Halifenin vefat haberi yaşlı kadına gelir, fakat onu tanımaz. Etraftakiler senin ineğini sağan adam öldü deyince, ‘Ya, Allah rahmet etsin’ der. Yine halife Ömer’in şu meşhur sözü herkesçe bilinmektedir: (لو عثرت بغلة في العراق لسألني الله عنها لما لم تصلح لها الطريق يا عمر) Dolayısıyla İslam’ın hizmet anlayışı, şeri hüküm olarak karşılığında hiç bir şey beklemeksizin Allah’ı razı etmektir.
4) ‘وَشَهِدَشَاهِدٌمِنْأَهْلِهَا’ ‘Olayın içinde bulunan biri şöyle şahitlik etti’:
Ben burada demokrasi ile ilgili fikir babalarının neler söylediklerine dikkat çekerek üç kısa örnek vermek istiyorum:
A- ABD’li ekonomist, 2003’ten beri Columbia Üniversitesi profesörü ve IMF’nin en önemli ekonomistlerinden biri Joseph Stiglitz şöyle diyor: (Ben artık öyle bir kanata vardım ki, büyük sanayi ülkeleri; üçüncü dünya ülkelerinde yaşayan insanların hayatlarını öyle bir duruma getiriyor ki, Dünya Bankası, Uluslar arası Ticaret Örgütü ve IMF gibi Uluslar arası Örgütler aracılığıyla daha zor ve çekilemez bir hale getirmektedir). Ayrıca bu adam; Dünya Bankası ve IMF’nin kendisine bir takım eleştirilerin baskısı altında kaldığı için istifa etmek zorunda kalmıştır.
B- İskoçyalı bir filozof ve ünlü bir ekonomist olan Adem Smith (1723-1790) şöyle diyor: (Mülkiyetleri korumak amacıyla kurulan seküler devleti aslında o zenginleri fakirlerden korumak için kurulmuştur.)
C- Ford arabası kurucusu da şöyle diyor: (İnsanların bizim bankacılık ve finansal sistemimizin nasıl işlediğin bilmemeleri iyi bir şeydir. Çünkü bu sistem nasıl işlediğini anlarlarsa, yarın sabahı beklemeden ayaklanırlar.)
Son olarak Allah-u Teâlâ’yı razı etmek isteyen bütün Müslüman kardeşlerime sesleniyorum. Yazının başında okuduğum ayeti kerimede geçtiği gibi ‘أَتَسْتَبْدِلُونَالَّذِيهُوَأَدْنَىبِالَّذِيهُوَخَيْرٌ’ ‘Yoksa siz daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz?’ Bakara/61 Daha iyi olan İslam’ı daha kötü olan demokrasi ile sakın değiştirmeyiniz ve Allah’ın nizamından yüz çevirmeyiniz ki Allah da sizden yüz çevirmesin.
Fuad Hamidoğlu
Gönderen huseyin
Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur: ‘أَتَسْتَبْدِلُونَالَّذِيهُوَأَدْنَىبِالَّذِيهُوَخَيْرٌ’ ‘Yoksa siz daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz?’ Bakara/61
Herkesin takip ettiği gibi ülke bir hayli ‘Seçim’ havasına girmiş durumda. Sözde siyasi partiler, liderler, siyasi oturum ve programlar da bu ‘Seçim’ havadan nasibini almış, adeta bu ‘Seçim’ atmosferi Türkiye’nin her tarafını sarmış ve etkisinin altına almıştır. Toplum ise her zamanki gibi bu kutuplaşma yüzünden bölünmüş vaziyettedir. Aslına bakılırsa ele aldığımız konuya ‘Seçim’ demek biraz zor gibi geliyor. Okuyucunun affına sığınarak şunu demek istiyorum; bu tür ortamlara daha çok ‘siyasi sataşma ve sokak dalaşma’ demek yakışır. Türkiye’deki ‘Seçim Psikolojisi’; ‘A’ parti ’B’ partiyi veya ‘A’ lideri ’B’ liderini karalamak suretiyle bunun üzerinden siyasi yatırım yaparak taraf toplamaktan ibarettir. İşte demokrat sistem; toplum içerisinde yüksek gerilim ve kutuplaşmayı sağlayan bu ‘Seçim Psikolojisi’ni fıtratında ve iç organlarında bir hastalık olarak barındırdığı için demokrasiye çağıran –sözde- siyasi parti ve liderler de ne yazık ki bu hastalığın bağımlısı olmaktadırlar.
Ancak temel bir hususu hatırlatmak isterim ki ‘Demokrat Sistem ve onun Seçim Anlayışı’; Vahiy merkezli ve hayat nizamı olan İslam’ı toplum ve devlet ortamından uzaklaştırıp koyu bireyselliğe zorlamaya çalışan laiklik -dinsizlik- ilkesine dayanmaktadır. Bu önemli hususun hiçbir zaman unutulmamalı. İşaret ettiğim bu tanım sadece Türkiye gibi ‘Çakma Demokrasi’nin uygulandığı ülkeler için değil, aksine Fransa, İngiltere ve ABD gibi ‘Orijinal Demokrasi’nin uygulandığı ülkeler için geçerlidir.
Vahiy merkezli düşünüp hareket eden ve bu ‘Seçim’ seviyesizliği atmosferinde yaşayan bir Müslüman haklı olarak şu soruyu sorma ihtiyacını hissetmektedir; acaba hayat nizamı olan ve bütün davranışlarda hüküm beyan eden İslam bunun neresindedir? Daha doğrusu İslam bu ‘Seçim Kavgası’nın içerisinde yer alabilir mi?
Ben bu soruya ‘soru-cevap’tan çok demokrasinin seçim anlayışını yargılayıp tarihçesini gözler önünde sergileyerek analiz etmeye gayret edeceğim. Siz de değerli okuyucular sahip olduğunuz ‘Furkan’ ferasetiyle yazının içerisinden cevabı net bir şekilde çıkarabilirsiniz.
Unutulmamalıdır ki Mümin olan bir kimse bu gibi konularda fikir beyan etmeden önce bir özelliğin kendisinde bulunması gerekir ki, o da Allah’ın ve Resulü’nün hoşnut oldukları ilahi sistem olan İslam’ı sevmek ve Müslümanlara sevdirmek ve Allah’ın ve Resulü’nün hoşnut olmadıkları ve kerih gördükleri bütün beşeri sistemlerden nefret etmek ve onları Müslümanlara nefret ettirmektir.
Ben bu yazıda oy kullanmanın hükmü nedir meselesini ele almayıp daha çok demokrat sistemi kamufle eden, dört yılda bir derin nefes aldıran, kan tazeleten, el değiştirten ve en önemlisi ayakta kalmasını sağlayan ‘Seçim’ sahtekârlığı meselesi üzerinde durmaya ve konuya birkaç madde halinde sıralamaya çalışacağım inşallah.
1) Genel anlamda seçim nedir?
Bilindiği gibi kapitalizm; kendi hayat tarzını diğer halklara pazarlayabilmesi için yüzündeki çirkinliği gidermek üzere bir takım estetik ameliyat yapıp sistemine sürekli yeni şekiller kazandırabilecek bir yapıya sahiptir. Bu nedenledir ki hiçbir batılı devlet adamı kamuoyuna açık olarak demokrasiden bahsettiğinde çirkin yüzünü anlatmaz. Afganistan ve Irak’ı işgal etmeden önce ve ettikten sonra sürekli ‘Seçim’ kavramını kullanarak Müslümanların gözünü boyadılar. Zira davulun sesi uzaktan kulağa hoş geldiği gibi yakından ise kulağı patlatır esprisiyle demokrat sistem ‘Halkın iradesi’ nakaratıyla insanları aldatmaya çalışır.
İzninizle ben demokrat sistemlerde yapılan ‘Seçim’ aldatmacasını şöyle tanımlamak istiyorum; ‘Demokrasi bütün insanları bazı zamanlarda aldatabilir, yine demokrasi bazı insanları her zaman aldatabilir, fakat bütün insanları ve her zaman asla aldatamaz.’
‘Seçim’ meselesine bakılırsa, kimin ve hangi adayın seçildiği değil, ne için ve hangi amaçla seçildiği önemli. Yalın olarak ve tek başına alındığında ‘Seçim’; tekniksel bir kavram ve araç olduğu için İslam onu hayatiyet taşıyan şeri hükümler için kullanmıştır: Resülullah şöyle buyurmuştur: (إذا خرج ثلاثة في سفر فليؤمروا أحدهم) ‘Üç kişi yolculuğa çıktığı zaman aralarında emir olarak birini seçsinler.’ رواه أبو داود، من حديث أبي سعيد وأبي هريرة. Zira birini seçmek bir iş hakkında ona vekâleten tasarruf hakkını vermektir. Dolayısıyla vekâletin ve tasarruf hakkının verildiği iş haram ise vekâletin kendisi de haramdır.
2) Demokrasinin insanların duygularını okşayan ve vazgeçilmez özgürlük Teorisi: Demokrasinin temel unsuru ve hayat tarzı olan özgürlük; insanların duygularını okşamak suretiyle gerekli ortamı hazırlayıp haram ve toplumun ahlaki çöküşüne sebebiyet veren fuhuş işlemeye insanları teşvik etmektir. İşte bu yüzden eşcinsellik, evlilik dışı ilişki, evde köpek ve yılan gibi hayvanlarla beraber yaşamak, uyuşturuculuk, cinsiyet değiştirmek, kızların küçük yaşta iken gayri meşru bir şekilde hamile kalması gibi hususlar yasallaştırılmıştır. Bu gün özgürlüğün titizlikle uygulandığı batılı ülkelere baktığımızda sağlıklı aile kurumu bitmiş, iffetli ve ahlaklı toplum kalmamıştır. İşte özgürlüğün kabarık faturası ve korkunç bilançosu:
1) Dünya genelinde 100.000.000 kişi evsiz ve Metro ve kanalizasyonlarda yaşıyor!
2) Dünya genelinde 3.000.000.000 kişi 2 dolarlık yevmiye ile geçimini sağlıyor.
3) Dünya genelinde günde 40.000 kişi ölüyor.
Eğer sosyalizm insanları döverek öldürüyorsa, kapitalizm ise özgürlük adı altında insanları severek, okşayarak öldürüyor.
3) Demokrasinin hizmet anlayışı: Bazı çevreler özellikle alınlarında İslami sloganlar yapıştıran çevrelerin içinde bulunduğu gayri İslami durumu meşrulaştırmak ve halka da ikna etmek için yol, hastane, okul, çeşme, alt ve üst geçit, köprü ve hızlı tren gibi yıllardır kısılan ve mahrum bırakılan ‘Hizmet’ kavramını kullanarak halkın dikkatini bunlara çekmektedir. Demokrat sistemlerdeki hizmet anlayışına göre bir yol asfaltlanırsa, karşılığında binlerce aile yuvası yıkılıyor, bir kentin çöpleri toplanıyor ve sokakları temizleniyor, karşılığında o kentin namusları kirletiliyor, TOKİ gibi her tarafta toplu konut yerleşim olarak katlı gökdelenler dikiliyorsa, karşılığında toplumun ahlaki yapısı çöküyor… İşte bu tür hizmetler aslında halka değil demokrasiye ve onun bekası ve belli bir pirim ve itibar kazanmak için yapılmış oluyor. Bu da demokrasinin hizmet ile ilgili anlayışının ta kendisidir. Ne acıdır ki bazı kesimler seçim kampanyası olarak ‘inanç, kimlik, hizmet’ diye bir takım kulağa hoş gelen sloganlar asmışlardır. Merak ettiğim tek şey; acaba bu kadar kirli bir sistemde sağlam ‘inanç, kimlik, hizmet’ nasıl olacak?! Oysa İslam’ın hizmet anlayışı taban tabana terstir. Zira Allah’ın indirdiğiyle hükmeden bir yönetici sorumluluğun gereği olarak ve Allah’tan korktuğu için kendi halkına hizmetin en kalitelisini sunmayı asli görevi olarak kabul eder. Nitekim bir gün halife Ebu Bekir (r.a) yaşlı bir kadının ineğini sağınca onun hayırlı duasını alır. Halifenin vefat haberi yaşlı kadına gelir, fakat onu tanımaz. Etraftakiler senin ineğini sağan adam öldü deyince, ‘Ya, Allah rahmet etsin’ der. Yine halife Ömer’in şu meşhur sözü herkesçe bilinmektedir: (لو عثرت بغلة في العراق لسألني الله عنها لما لم تصلح لها الطريق يا عمر) Dolayısıyla İslam’ın hizmet anlayışı, şeri hüküm olarak karşılığında hiç bir şey beklemeksizin Allah’ı razı etmektir.
4) ‘وَشَهِدَشَاهِدٌمِنْأَهْلِهَا’ ‘Olayın içinde bulunan biri şöyle şahitlik etti’:
Ben burada demokrasi ile ilgili fikir babalarının neler söylediklerine dikkat çekerek üç kısa örnek vermek istiyorum:
A- ABD’li ekonomist, 2003’ten beri Columbia Üniversitesi profesörü ve IMF’nin en önemli ekonomistlerinden biri Joseph Stiglitz şöyle diyor: (Ben artık öyle bir kanata vardım ki, büyük sanayi ülkeleri; üçüncü dünya ülkelerinde yaşayan insanların hayatlarını öyle bir duruma getiriyor ki, Dünya Bankası, Uluslar arası Ticaret Örgütü ve IMF gibi Uluslar arası Örgütler aracılığıyla daha zor ve çekilemez bir hale getirmektedir). Ayrıca bu adam; Dünya Bankası ve IMF’nin kendisine bir takım eleştirilerin baskısı altında kaldığı için istifa etmek zorunda kalmıştır.
B- İskoçyalı bir filozof ve ünlü bir ekonomist olan Adem Smith (1723-1790) şöyle diyor: (Mülkiyetleri korumak amacıyla kurulan seküler devleti aslında o zenginleri fakirlerden korumak için kurulmuştur.)
C- Ford arabası kurucusu da şöyle diyor: (İnsanların bizim bankacılık ve finansal sistemimizin nasıl işlediğin bilmemeleri iyi bir şeydir. Çünkü bu sistem nasıl işlediğini anlarlarsa, yarın sabahı beklemeden ayaklanırlar.)
Son olarak Allah-u Teâlâ’yı razı etmek isteyen bütün Müslüman kardeşlerime sesleniyorum. Yazının başında okuduğum ayeti kerimede geçtiği gibi ‘أَتَسْتَبْدِلُونَالَّذِيهُوَأَدْنَىبِالَّذِيهُوَخَيْرٌ’ ‘Yoksa siz daha iyiyi daha kötü ile değiştirmek mi istiyorsunuz?’ Bakara/61 Daha iyi olan İslam’ı daha kötü olan demokrasi ile sakın değiştirmeyiniz ve Allah’ın nizamından yüz çevirmeyiniz ki Allah da sizden yüz çevirmesin.
Fuad Hamidoğlu
Gönderen huseyin
16 Mayıs 2015 Cumartesi
İslam’da Hükümlere Mantık Eklemek Ne Kadar Doğru?
İslam’da Hükümlere Mantık Eklemek Ne Kadar Doğru?
Hükümlere mantık eklemek ümmette düşünme metodu haline gelmiş, ancak hükümlerde mantığı kullanmak İslam’a aykırı ve insanların İslam’ı anlamasını engelliyor diyebiliriz. Hükümlerde mantığın hiç bir yeri olmadığına birçok örnek verebiliriz. Ama bu konuya geçmeden önce bir şeyi bilmemiz gerekiyor:
Her madde sınırlı olduğu gibi insan aklının da sınırı vardır. Bu sınırdan ötürü çıkması mümkün değildir. Dinimizde bir şey haram ise, fayda veya zararını bilmesek de onun haram olduğunu kabul edip hükme mantık eklemememiz gerekiyor. Biz hükmün bir zararı olduğu için haram, ya da bir faydası olduğu için helal diyemeyiz.
Gusül ve abdest mutlaka maddi kirlerin temizlenmesi içindir denilemez. Bu böyle olsaydı mantıklı düşündüğümüz zaman su olmayınca teyemmüm emredilmezdi. Çünkü teyemmüm dediğimiz zaman toprak temizlemekten ziyade elimizi maddi anlamda kirletir. Oysa Müslümanların gusül ve abdest alması emre uymak içindir. Namaz jimnastik ve vücuda iyi geliyor diye kılınmaz. İyi jimnastik olur diye 3 rekâtlık namazı 4 rekat kılamayız, namaz vücuda iyi geldiği için değil emre uymak için kılınır. Domuz eti, önemli organlarda ağır hastalıklara sebebiyet veriyorsa da domuzun bu sebepten dolayı haram denilemez, hiç zararı tespit edilmese de domuz eti yemek haramdır, Müslümanların domuz eti yememesi emre uymak içindir. Allah koyduğu hükümlere sebep eklemediyse biz kendi mantığımızla sebep eklememiz doğru değildir, Allah’ın koyduğu hükme karşı gelinmez. Allah bizlere serbest olduğumuz bir çerçeve vermiştir onun dışına çıkmamamız ve düşünmememiz gerekir.
İslam, insanların Allah’ın varlığına iman edene kadar düşünmeye ve araştırmalarına teşvik eder. Aynısı durum Kur’an için de geçerlidir. Bu durumda İslami algılayana kadar düşünmek, araştırmak ve akla gelen her soruyu sormak mümkündür. Fakat şehadeti getirdikten sonra Allah’ın hükümlerine mantık eklemek ya da Allah’ın koyduğu hükümlerde mantık aramak İslam’dan değildir. Şehadet etmiş olan insan Allaha teslim olması gerekir. Bizler şehadet ettiysek Allah’a teslim olup Allah’ın bize vermiş olduğu çerçeve dışına çıkmamamız gerekir. Ki; Allah’ın varlığına inanan ve Kur'an-ı Kerimi hayat rehberi olarak kabul eden insan huzur bulacaktır ve Allah’ın hükümlerinde mantık araştırması yapmayacaktır.
Bu yanlış düşünme metodunu ümmet İslam devleti kurma metodunda da uyguluyor. İslam devleti kurma metodunda da yanlış ve hatalı düşüncelere rastlamaktayız.
Hz. Peygamberimiz (sav) İslam devletini kurmak için İslam’ı çevresindeki insanlara anlatmış, belirli bir sayı Müslüman oluştuktan sonra, bir grup halinde İslam davasını taşımaya devam etmiş ve bu yolda Müslümanlarla sadece bir metod üzeri durmuş ve bir metod üzeri İslam devleti kurmayı başarmış. Bu on yıllık bir süreçte ne kadar zorluklar çekseler de Müslümanlar metodlarını bir başka metodla değiştirmemişler. Peki, bizler neden bugün değişik yöntemlerle, metodlarla ve mantığımıza göre hareket etmeyi ve böylece pozitif bir sonuca varmayı bekliyoruz. İncelediğimizde değişik yöntemlerle, metodlarla ve mantığına göre sözde İslam için çalışan adamların pozitif bir sonuca varmadığı gibi sadece menfaatleri için çalıştığını gördük. Hala bazı Müslümanlar bir devlet başkanının Müslümanlara iyilik yaptığını ve Müslümanlar için, İslam için çalıştığını inanmaktalar. Bu sorunun kaynağı Müslümanların, iyi veya kötüyü kendi düşüncelerine ve mantıklarına göre değerlendikleri için. Fakat Müslümanlar Peygamberimiz (sav) hayatına bakmış olsalar ve bunu bir kişinin Müslümanlara iyilik yaptığını zikir etmeden önce “acaba bu şahıs İslam’ın sunduğu çerçeve içerisinde hareket ediyor mu?“ diye sorgulasalar görecekler ki sözde İslam için ümmet için mücadelede bulunan başkanların aslında İslam’a ve ümmete karşı çalışmakta.
O sözde İslam için çalışan hocalar, efendiler ve başkanlar Peygamberimiz (sav) gösterdiği yolda gitmemekteler. Allah zalimleri doğru yola iletmeyecektir…
Allahu Teala şöyle buyurdu:
"Allah kâfirleri ve zalimleri ne bağışlayacak, ne de doğru yola iletecektir. Onların iletilecekleri tek yol cehennem yoludur. Orada ebedi olarak kalacaklardır..." (Nisa Suresi, 168-169)
Allah yolunda çaba sarf ederler ise Allah doğru yolu gösterecektir. Allahu Teala şöyle buyurdu:
"Bizim uğrumuzda çaba sarf edenleri biz, elbette yollarımıza iletiriz." (Ankebut Suresi, 65)
Bu konuda bizler kimin peşinde olmamızı ve kimi desteklememiz gerektiğini bilebilmemiz için ilk önce kendimize şu soruları sormamız gerek olduğunu düşünüyorum:
1) İyi dediğimiz şahıslar, gruplar, partiler İslam’ın bize verdiği çerçeve içeresinde hareket ediyor mu?
2) Şahısların, grupların, partilerin yaptıkları iş ve attıkları adımlar, faaliyetleri kimin için avantajlı ve kim bundan faydalanıyor?
3) Şahısların, grupların, partilerin yaptıkları faaliyetlerinde uyguladıkları yöntemleri ve metodları değişti mı?
Kardeşiniz
Abdullah Can
11 Ağustos 2014 Pazartesi
Cumanız mubarek olsun
ALLAH'I HATIRLATAN MÜSLÜMAN OLMAK Büyük-kücük, kadin-erkek, genç-ihtiyar herkese tavsiyem sudur: Baktiginiz zaman size ALLAH'i hatirlatanlara arkadas olun; onlarla dostluk kurun... Birgun Peygamber Efendimiz'e sordular. Dediler ki: -Ya Rasû......lALLAH kiminle oturalim? Buyurdu: -Görüsülmesi size ALLAH'i hatirlatan, konusmasi amelinizi artiran ve ilmiyle size ahiret istiyakini artiran kimselerle o...turun...... Bunun asla ihmal etmeyin...Birakiniz ihmal savsaklamaniz(hafife almaniz)bile size helâke götürür. Hayirli bir es, hayirli evlâtlar, hayirli komsular istersiniz degilmi? Nasil olacak bu? Sen hayirli olursan hayirlisini bulursun... Peygamberimiz Efendimiz bu noktayi da hedef gosteriyor. Buyuruyor ki: "- Sizin en hayirliniz, gördükleri zaman aziz ve celil olan ALLAH'in hatirlandigi kimselerdir..." Peki, siz ALLAH'i hatirlatan Müsluman mısınız? Goruldugunde ALLAH'in hatirlandigi insan olmak.... Yuzune bakdiginda iç huzuru duyulan insan olmak... Oturuşumuzla-kalkışımızla, yememizle-içmemizle, giyinip kusanmamizla,konusmamizla, huyumuzla, ortaya koydugumuzla, ticaretimizle, siyasetimizle ALLAH'i hatirlatan, Müslüman'a yakisir tavirla inancımızı temsil edelim. Bizi gören ALLAH'i hatirlasin. Hedefimiz, Islam'i en guzel sekilde temsil etmek olsun...O'nu hal dilimizle anlatacak kivama eriselim. Bize bakanlar Islami görsünler.Kaliteli Musluman olalim. Cevremizde emniyet ve güven telkin edelim.ALLAH'i cok anarsak, takva ehli olabilirsek bize bakanlarin ALLAH'i hatirlamalarina vesile oluruz. Su mealdeki ayeti hic unutmayalim: "ALLAH'a cagiran, iyi isler isliyen ve 'ben Müslümanim' diyenden daha guzel sözlü kim olur?" Bulundugumuz her mekanda inancimizi temsil ettigimizin farkinda olalim.Herkese ALLAH'a giden yolu gösterelim. Bos seylerle oyalanmiyalim.Dünya ve ahiret adina hayirli tesebbuslerde bulunup bu dogrultuda neticeye ulasalim. Unutmayalim ki, bu hâl üzere olanlar ALLAH'in hatirlanmasina vesile olanlardir. Sorumu tekrar ediyorum: - SIZ ALLAHi hatirlatan Müslüman misiniz? Öyle misiniz? Görüldügünde ALLAH'in hatirlandigi insan...Bu özellik ve güzellikte olan insanlara insanlik olarak o kadar ihtiyacimiz var ki....Böyle mu'minlere her devirde ihdiyac duyulmusdur. Sahabe'i kiram, birgun Peygamberimize sormus: -Ya ResûlALLAH, biz Sizin yaninizda iken, bambaska kisi oluyoruz. Icimizi bir muhabbet dolduruyor. Efendimiz buyurdu ki: "Eger sizler her zaman benim yanimda oldugunuz gibi bulunabilseydiniz, yatarken, gezerken melekler gelip sizinle musafaha ederlerdi." Demek oluyorki, birlikte bir feyz alis-veris oluyordu. Salih kisilerle birlikteliklerden iyi hâl sahibi olunur. ALLAH'i hatirlatan Müslumanlarla olmak ve de ALLAH'i hatirlatan Müsluman olmak duasıyla
Cumanız mübarek olsun
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)