12 Mayıs 2016 Perşembe

Tesettürlü kadın zımnen şöyle demiş olur: “Benim kişiliğim ile ilgilen, dişiliğim ile değil”. Çıplak kadın ise tam tersini söylemiş olur ve bu nedenle de çıplaklık aslında dişiliği aşırı bir şekilde ön-plâna çıkardığından, kişiliğin üstünü örter ve zamanla kişilik kalmaz. Artık çıplak kadın, karşı cinsin şehvetini kışkırtan bir nesne-obje durumuna gelir.


ÇIPLAKLIK

Tesettürlü kadın zımnen şöyle demiş olur: “Benim kişiliğim ile ilgilen, dişiliğim ile değil”. Çıplak kadın ise tam tersini söylemiş olur ve bu nedenle de çıplaklık aslında dişiliği aşırı bir şekilde ön-plâna çıkardığından, kişiliğin üstünü örter ve zamanla kişilik kalmaz. Artık çıplak kadın, karşı cinsin şehvetini kışkırtan bir nesne-obje durumuna gelir.
Harun GÖRMÜŞ
Örtünme, ilk-insan ile başlayan bir uygulamadır. Şeytanın bir ayartması sonucunda çıplak kalan Hz. Âdem ve Havvâ, bu durumdan dolayı utanıp mahcûb olmuş ve hemen çıplak yerlerini örtmek için en yakındaki ağacın yapraklarını kullanmışlardı. Çıplaklığa mâruz kalmaları ya da çıplaklıklarını fark etmeleri, Allah’ın bir emrine aykırı hareket etmelerindendi. Yâni çıplak kalmaları bir cezâ idi. Olay Kur’ân’da şu şekilde anlatılır:
“Ve ey Âdem, sen ve eşin cennete yerleş. İkiniz dilediğiniz yerden yiyin; ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zâlimlerden olursunuz. Şeytan, kendilerinden ‘örtülüp gizlenen çirkin yerlerini’ açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: ‘Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması, yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedî yaşayanlardan kılınmamanız içindir’. Ve: ‘Gerçekten ben size öğüt verenlerdenim’ diye yemin de etti. Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları anda, ayıp yerleri kendilerine beliriverdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rableri kendilerine seslendi: ‘Ben sizi bu ağaçtan menetmemiş miydim?. Ve şeytanın sizin gerçekten apaçık düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?’. Dediler ki: Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemezsen, gerçekten hüsrâna uğrayanlardan olacağız” (A’raf 19-23).
İlk refleksi örtünmek olan insanoğlu, târih boyunca çeşitli şekillerde ve farklı elbiselerle örtüne-gelmiştir. Fakat ne zaman ki takvâdan (sakınıp korkmak) uzaklaştılar, o zaman çıplaklaştılar. O hâlde, çıplaklığın bir numaralı panzehiri takvâdır.
“Ey Âdemoğulları, biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size süs kazandıracak bir giyim indirdik (vâr-ettik). Takvâ ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın âyetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler” (A’raf 26).
Günümüzde de insanoğlu yine Allah’ın emrine-sözüne aykırı hareket etmiş ve yine çıplaklıkla cezâlandırılmıştır ve cezâlandırılmaktadır. Zîrâ insanlar, günahlarının cezâsını, “yaptıkları üzerinden” görürler. Meselâ içki içmenin cezâsı, içki içmenin kendisidir. Artık kişi içki içecektir ve bunun çeşitli bedellerini (para, baş-ağrısı vs.) ödeyecektir. Yalan söyleyen kişi sürekli yalan söylemek zorunda kalacak; kumar oynayanlar kumardan vazgeçemeyecektir. İşte çıplaklığın cezâsı da, yine çıplaklıktır. Çıplaklaşan kişiler ve toplumlar, zamanla daha da fazla çıplaklaşacaklar ve çıplak olmak zorunda kalacaklardır.
Özellikle kadınlar için çıplaklık onların değerini düşürecektir. Çünkü çıplaklığın bir sonu yoktur ve “biraz daha kısa”, “biraz daha ince”, “biraz daha dar” vs.’in bir sonu gelmez ve eteğini biraz kısaltan kadın, bir zaman sonra biraz daha kısaltabilecektir. Çünkü bir sınır olmadığında hiç-bir sınır olmaz. “Kısa olan” ile, “bir parmak daha kısa” arasında fazla fark görmeyecek olan kadın, zamanla “azâmi kısalığa” kadar kısa giyecektir ve çıplaklık ayyuka çıkacaktır. Fakat bu durumda artık kadının bir “gizlisi” kalmayacak ve her-şeyi meydanda olan şeyin, bir-süreliğine sûni bir değeri varmış gibi görünse de doğal olarak değeri düşeceğinden, kadının îtibârını azaltacaktır.
Çıplaklığı görece güzel-iyi-çekici gösteren şey, cinslerin bir-birlerine olan şehvetleridir. Bu şehvet “doğal” hâlinde normâl olandır. Fakat modernizm, bir “kışkırtma uygarlığı”dır ve çıplaklık, şehveti kışkırtıp zıvanadan çıkaran bir numaralı etkendir. Özellikle erkekler, kadınlara karşı en ufak bir detayda bile şehvet duyabilirler. Çünkü kadın bedeninin çekicilik oranı daha yüksektir ve erkek bu çekicilikten çok etkilenir.
Peki âyetteki; “çirkin yerlerinizi örtecek elbise cümlesindeki “çirkin yerler”e “çirkin” denmesinin nedeni nedir?. Şehveti bir-anlığına yok saydığımızda, mahrem yerler hakîkatten de çirkin olarak gözükecektir. Çünkü bedenin diğer tüm yerlerine göre mahrem bölgeler gerçekten de çirkindirler. Mahrem bölgeleri bize güzel gösteren şey şehvet ve alışkanlıktır, ön-kabûldür. Yoksa şehveti olmayanlar için mahrem bölgelerin bir güzelliğinden bahsedilemez. Çekici gelmez mahrem yerler şehvetsiz olanlara. Meselâ şehveti henüz gelişmemiş olan çocuklar için bir çekiciliği ve anlamı yoktur mahrem bölgelerin.
Şehvet aslında Allah’ın bir nîmetidir. Çünkü neslin sürmesini sağlar ve sosyo-psikolojik kültüre olumlu katkıları olur. Sağlığa da yararları vardır. Allah’ın, çıplaklığı önlemek isteyerek örtünülmesini emretmesinin nedeni, şehvetin kışkırtılarak ve insanın hayvâni yönünün açığa çıkarılarak haz-merkezli bir toplumun oluşmasını istememesidir. “Hayvâni” dememizin sebebi, hayvanların çıplak=elbisesiz gezmesinden dolayıdır. Fakat hayvanlar yaratılıştan kendilerine verilmiş güdülerine göre hareket ettiklerinden dolayı şehvetleri “doğal” durumdan çıkmaz ve normâl hâlde kalır. İnsan ise çift-boyutlu bir varlıktır ve Allah, insanın mânevi boyutunun kaybolması toplumun da yozlaşıp fesada uğramasına neden olacağından dolayı, insanların ve toplumun yozlaşmasını istememektedir. Bu nedenle de buna bir sınır getirir ve insan ilişkilerinde örtüyü hem bir süs, hem bir güvenlik, hem de toplumsal bir kural hâline getirmiştir.
Bir de Allah, bizden medenî bir toplum olmamızı ister. Medeniyet, örtünme demektir. Çıplaklık ise ilkelliktir ki ilk-insanın ilk ânı çıplaktı ve bu durum sâdece bir-anlığına süren bir çıplaklık durumu idi. “Potansiyel medenî” olan insan bir refleksle hemen bu çıplaklıktan kurtuldu. Medeniyet olmayınca ilkellik, tesettür olmayınca çıplaklık olur. Medeniyet “örtü” ile olacağından, tesettür bir medeniyet, çıplaklık ise bir ilkelliktir.
Âdem ile Havva çıplaklıklarını yâni ilkelliklerini fark ettiklerinde bir telaşla ve âni bir refleksle hemen çıplaklıklarını örterek o ilkellikten kurtulmak istediler. Modernizm ise bu-gün bu ilkelliği modernleştirerek geri getirmiştir. Modernizme göre çıplak kadın; “modern uygar kadın”; tesettürlü kadın ise; “geri kalmış ilkel kadın”dır. Neden tam tersi bir sonuca varılıyor?. Çünkü Allah’ın emri dinlenmediğinde otomatikman şeytanın-tağutların emri dinlenmeye başlar ki onların hükmü, Allah’ın hükmünün tam aksidir. Kadını soydukça soyan modernizm, kadını böylelikle ilkelleştirmiş ve medeniyetten uzaklaştırmıştır. Kadını soyup soğana çeviren modernizm, kadını “kullanılmaya hazır” hâle getirmiştir. Zâten soymadan kullanamazdı. Evet; çıplaklık ilkellik, örtünme ise medeniyettir. Modernizm, ilk örtüsü ev olan kadını evden çıkarınca, üstündeki diğer örtüleri çıkarması zor olmamıştır. Kadını neredeyse tüm örtülerinden soymuştur. Artık nerede duracağı belli de değildir. Modernizmin, “soyunan kadını” madden de “soyması” zor olmuyor artık. Kadını bedâvaya soymuş, fakat fâhiş fiyatlarla giydirmiştir-giydiriyor. Ahlâki değer tanımayan modernizm, kadını teşhir etmede görece bir sınır koyuyor fakat bunu, ürettiği sözde kıyâfetleri pazarlamak için sınırlandırıyor. Aksi-hâlde büsbütün çıplak bırakacak insanları.
Çıplaklık daha çok kadın üzerinden kendini belli ettiği için ve cezbedicilik kadında çok daha fazla olduğundan, örneklememizi genelde kadın üzerinden yapıyoruz. Bilindiği ve belgesellerde de izlendiği gibi; bir-çok “ilkel” tâbir edilen kabîlelerde kadınlar “üstsüz” olarak geziyorlar, açık bir şekilde çocukları emziriyorlar ve hiç kimse de bundan etkilenmiyor ve bunu doğal karşılıyor. Neden?. Çünkü ilkel bir durumdadırlar yâni medeniyetten yoksundurlar. İlkellik onlara çıplaklıklarını fark ettirmiyor. Biraz medenî olduklarında hemen çıplaklıklarını fark edecekler ve üstlerini bir şeylerle örtmeye çalışacaklardır.
Akıl zâfiyeti olanların bir-çoğunda çıplak dolaşma durumu vardır ve bâzıları tâmamen soyunup çıplak dolaşırlar. Çünkü aklı olmayan kişiler çıplaklığı-açıklığı a-normâl olarak göremezler. Bu nedenle de sakınmazlar ve utanmazlar. Çünkü çıplaklığın “ayıp” olduğunu değerlendirebilecek akıldan yoksundurlar. Bunun gibi; akılsızlık çıplaklığa meylediyorsa, çıplaklık da akılsızlığa meyleder ve çıplaklık zamanla akılsızlaştırdığından, ne kadar ahlak-dışı hâlde olunduğu fark edilemez. İnsanlar ancak akla ve medeniyete ulaştıklarında fark eder çıplak olduklarını ve hemen bir şeylerle ötmeye başlarlar bedenlerini.
Freud, cinsellik bağlamında; “insanların cinsel baskı altında tutulması onların psikolojilerini bozar” diyor ama cinselliğin görece baskı altında tutulduğu zamanlarda, insanların hem cinsellikleri hem de psikolojileri çok daha iyi idi. Asıl, çıplaklık psikolojiyi bozar-bozuyor. Zîrâ kişi, bir özeli kalmadığında kendini değersiz hisseder. Değeri yâni (Kur’ânî tâbirle) zîneti tamâmen ortalıkta göründüğünden, değer olarak kendisine bir şey kalmamıştır. Artık kendisine yada mahremine özel bir şeyi kalmadığı için toplumsal çekiciliğini ve câzibesini kaybeder ve insanların ona karşı ilgisi azalır. İnsanlar her zaman “gizli” olanın peşine düşer zîrâ. Açıkta olanı merâk edip peşine düşmek anlamsızdır. Böyle bir durumda kişi kendisini yalnız ve kötü hisseder. Çünkü insan, kendisine kayıtsız kalınmasını sevmez ve bu nedenle de büyük bir boşluğa düşer.
Giyinip örtünen ve sonradan tesettüre giren kişilerde oluşan o mutluluk hâlinin nedeni, örtünün doğasında bulunan o “doğal durum”un kazandırmış olduğu mutluluk hâlidir. İlkellikten kurtulmanın vermiş olduğu mutluluk. Zâten elbise giymenin özünde bir zevk vardır ve özellikle kadınlarda bu duygu çok fazladır. Çünkü kadınlar kendilerinde bulunan güzellik ve çekicilikten ve bu güzellik ve çekiciliği gösterme arzusundan dolayı açılıp-saçılmaya ve “göstermeye” daha meyyâldirler. Bunu önlemek isteyen Allah onlara Peygamber hanımları üzerinden şunu emreder:
“Ey Peygamber, eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına dış elbiselerinden (cilbablarından) üstlerine giymelerini söyle; onların (özgür ve iffetli) tanınması ve eziyet görmemeleri için en uygun olan budur. Allah çok bağışlayandır, çok esirgeyendir” (Ahzab 59).
“Ey Âdemoğulları, biz sizin çirkin yerlerinizi örtecek bir elbise ve size süs kazandıracak bir giyim indirdik (vâr-ettik). Takvâ ile kuşanıp-donanmak ise, bu daha hayırlıdır. Bu, Allah’ın âyetlerindendir. Umulur ki öğüt alıp-düşünürler. Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın sizi de bir belâya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların dostları kıldık. Onlar, çirkin bir hayâsızlık işlediklerinde: “Atalarımızı bunun üzerinde bulduk. Allah bunu bize emretti” derler. De ki: Şüphesiz Allah, çirkin hayâsızlıkları emretmez. Bilmediğiniz bir şeyi Allah’a karşı mı söylüyorsunuz?” (A’raf 26-28).
Tesettürlü kadın zımnen şöyle demiş olur: “Benim kişiliğim ile ilgilen, dişiliğim ile değil”. Çıplak kadın ise tam tersini söylemiş olur ve bu nedenle de çıplaklık aslında dişiliği aşırı bir şekilde ön-plâna çıkardığından, kişiliğin üstünü örter ve zamanla kişilik kalmaz. Artık çıplak kadın, karşı cinsin şehvetini kışkırtan bir nesne-obje durumuna gelir.
Kişi, çıplak olanı-çıplaklığı görmese de etkilenebilir. Yâni arkası dönük olan kişi, arkasındaki çıplak olandan etkilenir. Meselâ kör (âmâ) biri, çıplak yada açık-saçık olan bir kadının ortama saldığı o enerjiden etkilenir. Şu hadis bu konuda örnek olabilir:
“Peygamberimiz, zevceleri Ümmü Seleme ve Meymûne vâlidelerimizle oturuyorlarken, ashâb-ı kirâm’dan, görme özürlü Abdullah ibn Ümm-i Mektûm çıka-gelince, Peygamberimiz eşlerine: “Bu zâttan korunun, ona karşı örtünün” buyurdu. Ümmü Seleme annemiz de: “Yâ Resûlallah! bu zât âmâ değil midir?. O bizi görmez, tanımaz ki (ondan sakınalım)!” deyiverdi. Bu söz üzerine Peygamberimiz mü’min kadınlara ölçü olan şu cevâbı verdi: “Evet (o âmâdır, görmüyor), ama siz de mi körsünüz?. Siz de mi onu görmüyorsunuz?. (Gözlerinizi koruyun ve tesettüre uyun)” (Ebû Dâvud, Libas 37, hadis no: 4112; İbn Kesir, Tefsîr, 3/283). Çıplaklık bir fitnedir. Hem de bu fitne, çarçabuk yayılıp kısa-zamanda toplumu ifsâd edecek olan bir fitnedir:
“Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sâdece zulmedenlere erişmekle kalmaz (herkese yayılır ve hepinizi perişân eder). Bilin ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir” (Enfâl 25).
Modernizm bir “çıplaklık uygarlığı”dır. Modern çıplak kadın, şeytanın vesveselerine kanan kadındır. Ey çıplak (az giyinik) kadınlar ve erkekler!.. şeytan ve tağutlar sizi; “modern ve çıplak olduğunuzda “melek gibi” olacağınızı ve ebedî bir yaşama kavuşacağınızı” söyleyerek kandırıyor. Tıpkı şeytanın Âdem ve Havvâ’yı kandırdığı gibi.
Günümüzde çıplaklık bir îtibar kazanma şekline dönüşmüştür. Bu durum “doğal olana” bir karşı duruştur. Doğallık bozulduğunda mutlakâ bir bedeli olur. Allah’ın emri olan tesettür bozulduğunda ve tesettüre aykırı davranıldığında da çıplaklık olur ki, Dünyâ’daki bedeli-cezâsı “çıplak kalmak”tır. Evet; çıplaklık bir cezâdır. Tesettürsüzlüğün cezâsı.
Çıplaklık; günah, ayıp ve suçtur. İnsanı cennetten çıkarır mâzallah!.
- See more at: http://www.iktibasdergisi.com/ciplaklik/#sthash.S7xV3NfG.xX3Rm54u.dpuf
**************************************
ÖRTÜNDÜLER AMA BAŞI DEĞİLDE BAŞIN İÇİNDEKİ AKLI  ÖRTDÜLER...!


*****************************************

“Mü’min kadınlara söyle: Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar; süslerini açığa vurmasınlar, ancak kendiliğinden görüneni hâriç. Başörtülerini, yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) koysunlar..” (Nûr 31).
Nûr sûresinin 31. âyetindeki “humur” kelimesinin “baş-örtüsü” anlamına gelmediği söyleniyor. “Baş-örtüsü anlamına gelmesi için “humurun rass”, “ressi bi humurihinne” gibi yazılması gerekir” deniyor. Böyle düşünenler, herhâlde Kur’ân kültürü ile yoğrulmamışlardır, arap-diline vâkıf değillerdir. 
Şöyle ki… Türkçede kullandığımız, şapka, yazma, eşarp, tülbent, yaşmak, bere kasket vb. gibi kelimeleri söylerken; baş-şapkası, baş-yazması, baş-yaşmağı, baş-tülbenti vs. olarak söylemeyiz. Çünkü bu eşyâların baş için kullanıldığı açıktır ve herkes tarafından bilinir.
İşte “hımar” kelimesi de arap-dilinde ve kültüründe “baş” için kullanılan örtüyü ifâde eder. Yâni “hımar” dendiği zaman sâdece “örtü” değil, “baş-örtüsü” akla gelir. Dolayısıyla bu kelimeye “baş” kelimesinin eklenmesi yukarıdaki gibi komik olur. Ress ve Hımar kelimeleri yan-yana kullanılamaz.
Aynı-zamanda, aynı form’a  âit olan “hamr” kelimesi içki anlamına gelir. İçkiye “hamr” denilmesinin nedeni, aklı örtmesinden/beyni uyuşturmasından dolayıdır. Beyin insanın baş-kısmında bulunduğu için “hamr”=“örten” kelimesi ile ifâde edilmiştir. Dikkat edilirse “hamr” kelimesi baş’a atıf yapar. Yâni, “humur”, “hımar”, “hamr” ve formları hep baş’a atıf yapar, baş’ı ifâde eder ve baş için kullanılır. (“Hayat Kitabı Kur’ân”dan iktibasla).
Bir dekolteli ile bir tesettürlü kadını karşılaştırdığımızda; Kur’ân’ın “humur” ve “cilbab” dediği elbiseleri giyen kadın mı, yoksa dekolte elbiseleri giyen kadın mı daha medenîdir? (Burada önemli olan “humur” ve “cilbab” adlarıyla anılan giysilerin kendileri değil, bu giysilerin kapatış şeklidir. Bu kapatış şeklini sağlayan her kıyâfet-örtü tesettür kıyâfetidir). Giyinmek medeniyet ile ilgilidir, çıplaklık ise -sanıldığının aksine- ilkellik ve gericilik ile. Hem de öyle bir gericilik ki, Hz. Âdem-Havvâ’ya kadar giden bir “gericilik”. Onlar farkına varınca çıplaklıklarından utanmışlar ve en yakınlarındaki ağaç yapraklarıyla çıplaklıklarını kapatmaya çalışmışlardı. İlk tepkileriydi bu.
Tesettürün nasıl olacağı basit bir formülle şu şekilde söylenir: “Kısa-dar-ince olmayacak”. Biz buna bir de; “pahalı” ve “dikkat çekici” olmayacak maddelerini ekliyoruz. Buna rağmen Zamânımızdaki bâzı ……’lar, neredeyse tesettürü ve örtüyü, “örtünmemek” olarak söyleyecekler.
Doğal-fizîki yapımızda da tesettür vardır: Göz-kapakları.. Bu da bir çeşit tesettürdür. “Gözleri sakınma”dan bahseder âyet, “gözü örtme”den: “Mü’min kadınlara söyle: Gözlerini (harama çevirmekten) kaçındırsınlar ve ırzlarını korusunlar” (Nûr 31).
Tüm varlık hem “örtü”dür, hem de “örtülü”dür. Biz varlığı/eşyâyı anlamak için örtüsünü aralarız. Tüm kâinât tesettürlüdür, türbanlıdır. Dünyâ da 7 kat örtü/tesettür içindedir.
İnsanın da ilk refleksidir örtünme. Lütfi Bergen: “Âdem’in vahşî olmadığının ilk delîli onun hayâ duygusu ile örtünmüş bulunmasıdır” der.
Baş-örtüsünün şimdiki örtüş şeklinden dolayı, bu örtülerin de örtülmesi gerekir. Bu duruma geldi. Kur’ân’da “baş-örtüsü takın” diye bir emir yoktur. “Baş-örtülerinizi göğüslerin üzerine gelecek şekilde örtün” emri vardır. Baş-örtüsü eskiden bêri var zâten. Ama Peygamberimizin döneminde kadınlar bu örtüyü başlarına taktıktan sonra arka tarafa yâni sırtlarına doğru salıyorlardı ve göğüsler açıkta kalıyordu. Kur’ân, “bu örtüyü arkaya doğru değil de öne, göğüslerin üzerine doğru salsınlar/örtsünler” diyor. “Baş-örtüsü takın” denmiyor, çünkü “zâten çok-çok eskiden bêri takılan ve kullanılan bir örtüdür “hımar” denilen baş-örtüsü. “Taktığınız baş-örtülerinizi arkaya değil de, göğüsleri de kapatacak şekilde öne doğru salın” deniyor. Böylece göğüslerin gözükmesi ve belli olması engellenmiş oluyor. Fakat şimdilerde “sıkma-baş” tâbir edilen örtü, sâdece kafayı örtüyor. Eğer “dış-elbiseler” kullanılmıyorsa göğüslerin üzeri kapatılmamış olarak kalıyor ki, baş-örtüsü bu örtme şekliyle amacına ulaşmamış oluyor. Bu örtüş şekli ile baş-örtüsü/hımar sâdece şekle indirgenmiş bir hâldedir.
İnsan ev-merkezli (beytullah) bir formatta yaratılmıştır. Bu durum kadınlar için olmazsa-olmaz bir durumdur. Evin tesettürü “bahçe” iken, kadının tesettürü “ev” ve örtüsüdür ve kadın böylece üç tesettürle (Bahçe, ev, örtü-hımar) birden korunmuş olur.
Baş-örtüsü ve tesettür, aynı-zamanda “kadın-erkek farksızlaşması”nı da engeller. Kadının kadın olduğunu belli eder. Kadın da kendisinin kadın olduğunu unutmaz.
Unutulmasın ki baş-örtüsünü emreden Allah’tır. “Başkası”nın emretmesi yada serbest bırakması bir lütuf değildir. Allah’ın emretmesi yetmiyor mu ki başkasından baş-örtüsü takmak için direktif alınsın. Allah’ın emrine göre değil de başkasının keyfi için baş-örtüsü takanların taktıkları o “şey” baş-örtüsü değil, “bir bez parçası”dır ki, baştan ziyâde başka yere yakışır.
“Bu memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz” diyenler, “bu memlekete baş-örtüsü getirilecekse onu da biz getiririz” demeye gelmişler ve getirmişlerdir. Tabi bu baş-örtüsü Allah’ın gönderdiği ve emrettiği değil, “birilerinin” serbest bırakıp emrettiği baş-örtüsüdür. Takvâ örtüsüyle örtünmedikçe örtülen hiç-bir şey seni koruyamaz. Modern baş-örtüsü, takvâsız baş-örtüsüdür:
“Ey Âdemoğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbiseler indirdik. Takvâ elbisesi ise daha hayırlıdır” (A’râf 26).
İslâm düşmanları İslâm’ın kamusal alanda görünür olmasına tahammül edemezler. İslâm’da kamusal alanda bâriz görünür olan şey ise baş-örtüsüdür. Baş-örtüsüne düşmanlık bu nedenledir. Onu ancak kendi “çağdaş” şekline soktuktan sonra zorla da olsa kabûl edebiliyorlar.
Kendilerini -hâşâ- Allah gibi görenler, kendilerinde vehmettikleri gücü, halkın üzerinde görmek isterler ki bu güç halkın üzerinde en bâriz şekilde “baş”larda gözükür. Bu nedenle de bu yöneticiler halka fes, şapka, peruk vs. giydirirler. Gerçek güç-sâhibi olan Allah ise, mü’minlerin/mü’minelerin başlarında, “âhirete dönük örtüler” görmek ister ki müslümanlar bu örtüleri yıllarca aynı-zamanda kefen olarak kullandılar. Allah’ın kadınların başlarında görmek istediği örtü ise baş-örtüsüdür (hımar/humur). 
Şeytan’ın ilk hamlesi, Âdem’i ve Havva’yı çıplaklaştırmaktı. Tesettür (giyinme, soyunma değil) insanın temel ihtiyaçlarındandır.
Bâzı kadınlar-kızlar, baş-örtüsü takarak takvâdan uzaklaşıyorlar. Baş-örtüsünü amacı dışında takmak takvâdan uzaklaştırır zîrâ.
Ahmet Kalkan: “Yirminci asrın ortalarına kadar Dünyâ’nın hiç-bir yerinde ve Osmanlı’da mü’mine hanımların örtülerinin benzeri değildir bu çeyrek örtüler, namaz örtüsüne benzemiyor bu baş-örtüler. Baş-örtüsü bir bilinçtir, bir cihaddır, bir ibâdettir tesettür. Baş-örtüsü kadının baş-tâcıdır. Baş-örtüsü, “başı gitmeden başından gitmeyecek” kadar değer ifâde eder. Kraliçe Çıplak: Andersen’in meşhûr masalındaki çıplak kralın çıplaklığını göre-göre kabûllenip dile getirmekten çekinenler gibi oldu insanımız. Başlarındaki taç kabûl ettiğimiz baş-örtüsü ile kral değilse bile bizim mahallenin kraliçeleri durumundaki baş-örtülülerin örtüyü istismâr edip yozlaştırmasından dolayı “kraliçe çıplak!” diye bağırmayı göze alanlar olmazsa bu çıplaklık tüm toplumu mahvedecektir. ‘Öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sâdece zulmedenlere erişmekle kalmaz (herkese yayılır ve hepinizi perişân eder). Bilin ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir’ (Enfâl 25)” der.  
Post-modern zamanlarda kadınların çoğu baş-örtüsünü bir aksesuar olarak kullanmaya başladı. “Makyajsız çıkmam” diyenler gibi, “baş-örtüsüz çıkmam” diyenler peydah oldu. Onu bir süs nesnesi olarak, bir imaj olarak kullanıyorlar. Hattâ bâzıları onu “ârızalı” yerlerini gizlemek için kullanıyorlar. Oysa baş-örtüsü ve tesettür “ziynetlerin örtülmesi” içindir. Amaç budur yâni. Baş-örtüsü imajın değil, îmânın bir göstergesidir. Mü’min kadının kimliğinin göstergesidir. 
Bir kadının neden namaz kılmadığı, oruç tutmadığı sorulabilse de sorgulanamaz ve bu konuda ona baskı yapılamaz. (Fakat tesettür konusunda sorgulama-baskı yapılabilir).
10 sene arka-arkaya doğum yapan bir kadın; hâmilelik, loğusa hâli, emzirme durumu ve hattâ aybaşı hâli gibi durumlarda ruhsat kullanarak (mevcut durumları bir hastalık olarak kabûl ederek) oruç tutmasa da olur. Fakat bu süre boyunca tesettürsüz dolaşamaz. Bu durumlarda bulunuyorken namazı kısaltsa ya da cem yapsa da olur, ama bu süreç boyunca tesettürsüz olamaz. Hâmile olma durumu nedeniyle haccı erteleyebilir, ama tesettürü erteleyemez. Çoluk-çocuk, ev işi vs.den dolayı Kur’ân okumaya vakit ayıramayabilir ya da ayırmayabilir, fakat tesettürsüz hâlde bulunamaz. Hattâ şöyle bir durum bile vardır: Bir kadın bile-isteye ve tasarlayarak birini vahşice öldürse ve bunu îtirâf etse, sonra da îdam ile cezâlandırılsa ve bu kadın 3 aylık hâmile olsa; 6 ay doğum süreci, 24 ay da emzirme süreci boyunca yâni 30 ay boyunca (Ahkâf 15) îdam edilemez. Bu süreç bitip çocuk emniyete alınana kadar kadının yaşamı güvence altındadır. Fakat bu 30 ay boyunca tesettürsüz dolaşamaz, tesettürü bırakamaz. Tüm bu süreç/süreçler boyunca tesettüre uymak zorundadır. Çünkü tesettür, kadının dîninin direğidir.
Peygamberimiz: “Kadın, namazını kıldığı, orucunu tuttuğu, nâmusunu koruduğu ve kocasına itaat ettiği zaman, cennet kapılarının dilediğinden girsin” der. (Ahmed bin Hanbel, I/191)
Ey kadınlar-kızlar! Dîninizin direği olan baş-örtüsünü “bir parça bez”e indirgemeyin. Onu “bir parça bez” gibi kullanmayın. Baş-örtüsünü ayağa düşürmeyin!.
Baş-örtüsü tarz değil farzdır. Baş-örtüsü imajın değil, îmânın bir sonucu olsun. Baş-örtüsünü yâni hımarlarınızı Allah’ın istediği gibi takın, şeytanların-tağutların istediği gibi değil. Farklı-farklı çirkin örtme şekilleri belirleyip kafalarınızı “develerin hörgüçlerine” benzetmeyin. Peygamberimizi: "Ateş ehlinden iki sınıf vardır, henüz onları görmedim: Yanlarında sığır kuyruğu gibi bir şeyler taşıyıp onu insanlara vuran insanlar; giyinmiş, çıplak kadınlar ki bunlar Allah’a taatten dışarı çıkmışlardır. Bunlar, başkalarını da baştan çıkarırlar. Başları deve hörgücü gibidir. Bu kadınlar cennete girmek şöyle dursun, kokusunu dâhi almazlar. Hâlbuki onun kokusu şu şu kadar uzak mesâfeden duyulur" buyurdular. (Müslim, Cennet 53, (2857), 52, (2128).

Baş-örtüsünün mevcut ılımlı modern çağdaş şekilde zoraki kabûl edilmesi ya da ses çıkarılmaması baş-örtüsüne verilmiş bir özgürlük değildir. Zâten o özgürlüğü Allah verdikten sonra başkasından da almanın gereği yoktur. Baş-örtüsü sorunu; “gerçek rengiyle, kumaşıyla, şekliyle, kamunun %100 alanında, kimsenin yan-gözle bakamayacağı; takmayanların takanlara göre eksik görüleceği; aynen bayrak gibi “kutsal” olarak görüleceği, kabûl edileceği ve saygı duyulacağı; Âlemlerin rabbi Allah tarafından vahyedilen Kur’ân’ın en önemli farzlarından bir farzı kabûl edilip, onun hakkında saygısızca konuşmanın kânûnen de yasaklandığı ve baş-örtüsünün kadın için dîninin direği, kadın olmanın alâmet-i fârikası görüleceği” zamâna kadar devâm edecektir. “Ancak böyle bir duruma gelene kadar” baş-örtüsü özgür olmuş olmayacaktır. 
**********************************************************************

Başörtüsü mücadelesini kazandık ama tesettürü kaybettik!

03:00 Mayıs 15, 2016
Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz (sav), "din, samimiyettir; din, samimiyettir; din, samimiyettir” diye buyurmuştu.

O yüzden “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” âyetinin kendilerini ihtiyarlattığını söyleyecekti.

Rahmet Peygamberi'nin gösterebileceği, bizim de aynı samimiyeti gösterdiğimiz zaman, bizi, hakikatten süt emen, hakikat'in hakikatli çocuklarını hiç bir gücün dize getiremeyeceğini gösteren Nebevî şuur ve hayat şartı bu.

DİN, SAMİMİYETTİR

Samimiyet, hakikate sadakat göstermek, her hâl ve şartta, hiç bir kınayıcının kınamasına aldırmadan, hakikat'in izini sürmekdemek.

Bu satırları şunun için yazıyorum: Son yıllarda, sekülerleşmenin en sefih örnekleri İslâmî kesimleri kasıp kavuruyor. Samimiyetlerini yerle bir ediyor.

Samimiyetin yerini, dünyanın ayartıcı aygıtları almaya başladı: İnsanlar, kariyeri, başarıyı, parayı-pulu, makamı-mevkiyi kutsamaya başladılar.

Hakikat'in hayat bulması, hayat olması ve hakikat susuzluğu çeken, manevî boşluğun pençesinde kıvrandığı için hızın, haz'ın ve ayartının kuluna, kölesine dönüşen bütün insanlığa hayat sunmasıiçin nefes alıp vermemiz, insanlığın nefes'i, nefes borusu olmamız gerekiyor oysa.

SEFİH SEKÜLERLEŞME, BİZİ DE SEFİHLEŞTİRİYOR!

Sekülerleştikçe, bütün kutsallarımızı yitiriyoruz; sahte, ayartıcı, dünyevî, sahte kutsallar icat ediyoruz. Müslüman olmakla Müslüman olmamak arasındaki fark ortadan kalkıyor, makas kapanıyor.

Böylelikle Müslümanlar, rotalarını buluyor ama istikametlerini yitiriyorlar. Yön'lerini buluyor ama kıblelerini kaybediyorlar.

Artık herkesin, kıblem neresi benim, diye sorması gereken zorlu bir süreçten geçiyoruz.

Unutulmaması gereken ilke şu tam bu noktada: İhlâsın ve samimiyetin olmadığı hiç bir işten hayır gelmez.

TESETTÜRÜ MODAYA KURBAN ETMEK!

Buradan geleceğim nokta hayatî: Bu hafta İstanbul'da “Muhafazakâr Moda Haftası” diye bir etkinlik başladı! Bu olmaz işte!

Biz, 30 küsur yıllık başörtüsü mücadelesini hakikati kapitalizme kurban eden bu tür soytarılıklar için mi verdik?

Moda, örtü'yü teşhir nesnesine dönüştürür ve yok eder; kadını ise, kapitalizmin ayartıcı kölesine dönüştürür, izzetini ve şahsiyetini çarmıha gerer

Moda, kadını da erkeği de korumaz, ayartıcı bir tüketim nesnesine dönüştürmek için kullanır ve soytarılaştırır sadece!

Tesettür modası, örtü›nün kalkmasıdır. Örtü gidince, mahremiyet biter. Mahremiyet bitince de insan ruhsuz bir robota döner.

SEN, ÂYET TAŞIYORSUN BAŞINDA, UNUTMA!

Kapitalizm, modayla, medyayla, reklamla kadının dişiliğini sömürür ve kişiliğini öldürür.

Kadının dişiliğini değil, kişiliğini ortaya koyan örtünmenin adıdır tesettür.

Tesettür, kadına da erkeğe de kişilik kazandırır.

Sen, âyet taşıyorsun başında, unutma bunu aslâ!

Ve sor kendine: Bu âyeti yaşıyor musun, satıyor musun diye!

Hâsılı kelâm, bu gidiş, gidiş değil, başaşağı gidiştir: Başörtüsü mücadelesini kazandık ama tesettürü kaybettik.
https://www.facebook.com/1544645332514282/videos/1588567464788735/

11 Mayıs 2016 Çarşamba

AKIL, BU GİBİ GENEL TANIMLAR KİŞİNİN HEDEFİNİ BELİRLEMEDE YANLIŞ İSTİKAMETLERDE YÖNLENDİRİR

AKIL
Gerek klasik Yunan filozofları gerekse Müslüman ve Batılı bilim adamları olsun aklın tanımını yapanların, yani akıl olgusunu kavramaya çalışanların sayısı bir hayli fazladır. Fakat bu tanımlar, daha doğrusu bu tanımlama çabaları içinde Komünist düşünürlerin tanımları dışında ele alınabilecek kayda değer bir tanım mevcut değildir. Sadece onların tanımları, ele alınabilecek düzeyde ciddi bir çaba olarak karşımıza çıkmaktadır. Ne var ki, kâinatın bir yaratıcısı olduğunu ısrarla inkâr etmeleri Komünistleri yanlışlığa itmiş, onları saptırmıştır. Komünistlerin bu yanlış ısrarı olmasaydı, gerçek anlamda, yani kesin ve şüphesiz bir şekilde akıl olgusunu kavrayabileceklerdi. Zira akıl olgusunu ve düşünceyi ilk irdeleyip şu soruları soran onlardır: Düşünce mi maddeden önce, yoksa madde mi düşünceden önce vardı? Maddeyi düşünceden önce var sayarsak düşünce maddenin bir ürünü müydü? Komünist düşünürler bu konuda farklı bakış açılarına sahiptirler. Bazıları düşüncenin maddeden önce var olduğunu söylerken, bazıları ise maddenin düşünceden önce var olduğunu düşünmüşler, fakat eninde sonunda maddenin düşünceden önce var olduğuna karar vermişlerdir. Buradan yola çıkarak düşünceyi şöyle tanımlamışlardır:
“Düşünce, maddenin beyne yansımasıdır.” Bu tanıma göre düşünce; madde, beyin ve söz konusu maddenin beyne yansımasından ibarettir. Çünkü düşünce, maddenin beyne yansımasından doğar. Komünistlerin bu tanımı, araştırmanın yönünü doğru yöne yönelten, hakikate biraz daha yaklaşan ciddi bir çaba olarak karşımıza çıkmaktadır. Eğer ısrarla maddenin bir yaratıcısı olduğunu inkâr edip yine ısrarla kâinatın ezeli olduğunu düşünmeselerdi, akıl gerçeğini kavramada hataya düşmezlerdi. Zira akıl olgusu olmadan düşünce olmaz. Gerçekten düşünce maddeden ayrı düşünülemez. Maddi gerçekliği olmayan tüm bilgiler, hayal ve kuruntudan ibarettir. Öyleyse, düşüncenin temelini oluşturan maddedir. Kaldı ki düşünce, maddenin ifade ediliş biçimi veya maddeye ilişkin bir yargıya varmadır. Demek ki madde, hem düşüncenin hem düşünmenin, yani akıl yürütmenin temelini oluşturmaktadır. Bu temel olmadan ne düşünce ne de düşünme gerçekleşebilir. Öte yandan madde hakkında karar verme, dahası insanla ilgili olan ve insanın ürettiği her şey beyne bağlıdır. Zira beyin, insanın ana merkezidir. Bu nedenle beyin olmadan düşünce de olmaz. Beynin bizzat kendisi bir madde olduğuna göre, onun varlığı düşüncenin var olmasının temel koşuludur. Aynı şekilde maddenin varlığı da düşüncenin var olmasının temel şartıdır. Bu da demektir ki; aklın, yani düşünmenin veya düşüncenin var olması için, ortada bir maddenin ve bir beynin olması gerekir.
Komünistler, düşüncenin, yani aklın var olması için ortada bir maddenin ve bir beynin söz konusu olması gerektiğinin farkına vardıklarından dolayı çabaları ciddi ve doğrudur. Komünistler buraya kadar akıl olgusunu kesin ve şüphesiz bir şekilde kavramaya yönelik doğruya sevk edici bir rol oynadılar. Ne yazık ki düşünceye ulaşmak, yani düşünmeyi meydana getirmek amacıyla madde ile beyin arasında bağlantı kurarken doğru yoldan saptılar. Madde ile beyin arasındaki bağlantının söz konusu maddenin beyne yansımasından kaynaklandığını düşündüklerinden sonuçta aklı yanlış tanımladılar. Bu yanılgının esas sebebi kâinatı yoktan var eden bir yaratıcısının varlığını ısrarla reddetmeleridir. Zira Komünistler eğer bilginin düşünceden önce var olduğunu kabul etmiş olsalardı bariz bir gerçekle karşı karşıya kalacaklardı ki bu gerçek şudur: Madde henüz yokken düşünce nereden geldi? Hiç şüphesiz maddenin dışında bir yerden gelmiş olmalıdır. Peki ama ilk insan düşünceyi nereden aldı? Hiç şüphesiz başkasından ve maddenin dışında bir yerden almış olmalıdır. Bunun anlamı şudur: İlk insana bilgi veren, ilk insanı da maddeyi de yaratandır. Bu gerçek, Komünistlerin, “Kâinat”ın ve maddenin başlangıcı ve sonu yoktur” şeklindeki kesin kanaatleriyle çelişmektedir. Komünistler, bu kanaatlerine dayanarak “akıl, maddenin beyne yansıması olup düşünce ve akıl yürütme, bu yansıma sonucunda ortaya çıkar” tezini ileri sürdüler. Bilginin var olmasının zaruri olduğu gerçeğinden kaçtıklarından dolayı da, ilk insanın madde üzerinde deneyler yaparak deneme-yanılma yoluyla bilgiye ulaştığını ve bu deneylerin de başka deneylere ön ayak olduğu şeklinde hayal ürünü varsayımlar oluşturmaya çalıştılar. Israrla aklın, maddenin beyne yansımasından ibaret olduğunu, düşünce ve akıl yürütmenin bu yansımadan doğduğunu savundular. Fakat Komünistler, “his” ile “yansıma” arasındaki farkı göremediler. Zira düşünme eylemi, ne maddenin beyne yansımasından ne de beyin üzerinde iz bırakmasından kaynaklanmaktadır. Düşünme, “histen” doğmaktadır. Duyuların merkezi ise beyindir. Eğer maddeyi hissetmek söz konusu olmasaydı, düşünce de söz konusu olmazdı. İşte Komünistler, “his” ile “yansıma”yı birbirinden ayırt etmeyerek kaş yaparken göz çıkarma durumuna düştüler. Bunun sonucu olarak, aklı yanlış tanımlama yoluna gittiler. Fakat asıl hataları, “his” ile “yansıma”yı ayırt etmemekten çok -ki bu durumda meselenin yansımadan değil, sezgiden ibaret olduğunu anlarlardı- varlığın bir yaratıcısı olduğunu inkâr etmelerinden kaynaklanmaktadır. Komünistler, madde hakkında “ön bilgiler”e (a priori bilgiler) sahip olmanın, düşüncenin, dolayısıyla akıl yürütmenin zorunlu bir koşulu olduğunu kavrayamadılar. Aksi taktirde eşeğin de aklı olurdu. Çünkü onun da beyni vardır ve madde onun beynine de yansımaktadır. Yani eşek de maddeyi hisseder. Oysa akıl insana özgüdür. Eskiler, “insan, konuşan bir hayvandır” derlerdi. Bunun anlamı, insan düşünen bir hayvandır. Zira düşünme veya akıl, canlılar arasında sadece insana özgüdür. Hayvan için akıl ve fikirden söz etmek şüphesiz mümkün değildir.
Her şeye rağmen, aklın anlamını bulmak için ciddi bir çaba gösterip akıl olgusunu tanıma yolunda doğru bir çizgiyi takip edenler, sadece Komünist düşünürler olmuştur. Komünist düşünürler, aklı tanımlamada hataya düşüp onu kesin bir şekilde tanıma yolunda sapmış olsalar da, kendilerinden sonraki nesillere aklı kesin ve şüphesiz bir şekilde tanıma yolunu açmışlardır. Öte yandan Müslüman düşünürler bir şeyi tanımlamak için ön bilgilerin (a priori bilgilerin) gerekliliğine inanmalarına ve bunun da doğru olmasına rağmen, ortaya koydukları çabalar vakıayı tanımlamaktan öteye geçememiştir. Madem ki aklı doğru bir şekilde tanımlamaktan amaç sadece Müslümanları değil bütün insanları teşvik etmektir, öyleyse aklın tanımı somut algılanabilen bir vakıaya dayanmalıdır.
Yüce Allah, aziz kitabında şöyle buyurmaktadır:
Ve O, Adem'e her şeyin ismini öğretti, sonra onları meleklerin önüne koydu ve; Dedikleriniz doğruysa haydi bu şeylerin isimlerini bana söyleyin bakalım!, dedi. Onlar; Sen kudret ve egemenlikte kusursuz ve eksiksizsin! Senin bize bildirdiğin dışında bir bilgimiz yoktur. Doğrusu yalnız Sensin her şeyi bilen, gerçek hikmet Sahibi!, diye cevap verdiler. O; Ey Adem, bu şeylerin isimlerini onlara bildir!, buyurdu. (Adem) isimleri onlara bildirince (Allah); Size, 'göklerin ve yerin gizli gerçekliğini, açıkladıklarınızın ve gizlediklerinizin tümünü yalnız Ben bilirim' dememiş miydim?, dedi.”
Bu ayetten de anlaşıldığı gibi, bilgiye yani herhangi bir bilgiye ulaşmak için, ön bilgilerin olması şarttır. Allah, Adem'e eşyaların isimlerini veya nasıl isimlendirileceğini öğretmiştir. İlk insan olan Adem, Allah'ın kendisine verdiği bu bilgilerle eşyayı tanımıştır. Eğer bu bilgiler olmasaydı, eşyayı tanıyamazdı. Akıl olgusunu tanımada Komünistlerin izledikleri yolda saplantılarının temelinde “ön bilgiler”in varlığını gözden kaçırmalarının yattığını kabul edersek; bu bile onların aklı tanımlamadaki hatalarını ve saplantılarının şeklini ortaya koymaya yeter. Zira düşünceyi meydana getirmek için, beyne ulaştırılan madde ile ilgili “ön bilgiler”in var olması gerekir. “ön bilgiler”in bağlayıcılığı sadece Müslümanları değil, tüm insanları kapsamına aldığına göre, somut algılanabilen bir vakıayla karşılaşıldığında düşüncenin, yani aklın oluşabilmesi için madde ile ilgili ön bilgilerin söz konusu olması şarttır. Her ne kadar aklî eylemin, yani düşünce veya akıl yürütmenin söz konusu olması için maddenin var olması şart ise de, aklın varlığı beyindeki ön bilgilere bağlıdır.
Komünistlerin aklı tanımlamada izledikleri doğru yoldan sapmalarını anlamak için, “akıl maddenin beyne yansıması değil, beynin maddeyi algılamasıdır” şeklinde bir temelden yola çıkmak, yanılgıların esas ve tek nedeni değildir. Temel sorun, Komünistlerin aklî eylem yani akıldan söz edebilmek için madde hakkında ön bilgilerin mevcut olmasının gerekliliğini göz ardı etmelerinden kaynaklanmaktadır. Gerçekten akıl olgusunda söz konusu olan, maddenin beyne yansıması değil, beynin maddeyi algılamasıdır. Yukarıdaki ayeti kerimeden ve somut algılanabilen gerçekten de açıkça anlaşılacağı gibi, doğrudan doğruya veya dolaylı olarak madde hakkında “ön bilgiler”in mevcut olması, akıl yürütme yani algılama için şarttır. Bu bilgiler olmadan akıl yürütme veya algılama da olmaz. Aklı anlamak ona kesin, net ve şüphesiz bir tanım vermek, ancak böyle bir yaklaşımla mümkündür.
Akıl yürütme eyleminde söz konusu olan şeyin “yansıma” değil, “hissetme” olduğuna gelince; bunu anlamak için madde ile beyin arasında bir yansımanın olmadığını kavramak gerekir. Zira ne beyin maddeye, ne de madde beyne yansır. “Yansıma”nın gerçekleşmesi için, ayna ve ışık gibi, maddeyi yansıtan şeyin yansıyabilirlik özelliğine sahip olması gerekir. Bu ise ne beyinde ne de nesnel gerçeklikte mevcuttur. Bu nedenle madde ile beyin arasında hiç bir şekilde yansıma söz konusu olamaz. Çünkü madde beyne yansımaz ve yansıma yoluyla beyne intikal etmez. Madde, duyu organlarıyla hissedilerek beyne intikal eder. Yani maddeyi hisseden, herhangi bir duyu organıdır. İşte beyne taşınan, duyu organıyla algılanan histir ve ancak “his”ten sonra beyinde madde hakkında bir hüküm oluşur. Maddeyi duyu organları aracılığıyla hissederek beyne taşımak, ne maddenin beyne yansıması ne de beynin maddeye yansımasıdır. Burada gerçekleşen olay, yalnızca maddenin “hissedilmesi”dir. Maddenin hissedilmesinde görme duyusuyla diğer duyu organları arasında bir fark yoktur. Hissetme, görme duyusuyla gerçekleştiği gibi, dokunma, koklama, tatma ve işitme duyularıyla da gerçekleşebilir. O halde eşyalar beyne yansımaz. Eşyalar hissedilir. İnsan, eşyaları beş duyu organı vasıtasıyla hisseder. Eşyalar, onun beynine yansımaz.
Madde beyin ilişkisinde hissin gerçekleşmesi, “maddi” şeylerde gün gibi ortadadır. “Manevi” ve “ruhi” şeyler gibi maddi olmayan şeylerde ise, “aklî eylem”in gerçekleşmesi için yine “his” söz konusudur. Sözgelimi; çökmüş bir toplumun çökmüş olduğuna karar vermek için, her şeyden önce bu çöküşü “hissetmek” gerekir. Bu “maddi” bir iştir. Bir onurun kırılması söz konusu olduğunda, bu konuda bir yargıya varmak için onur kırıcı şeyin veya sözün veya şifrenin “hissedilmesi” gerekir. Bu da “manevi” bir iştir. Yine Allah'ın hoşuna gitmeyen ve onun gazabını çeken bir işin veya eylemin, böyle bir eylem olduğunu anlamak için onu “hissetmek” gerekir. Bu ise “ruhi” bir iştir. Görüldüğü gibi “his” olmadıkça aklî eylemin gerçekleşmesi mümkün değildir. His, maddi olsun olmasın aklî eylemin gerçekleşmesi için vazgeçilmez bir unsurdur. Şu farkla ki, maddenin karakterini anlamaya paralel olarak güçlenip zayıflasa da maddi eşyalarda his, doğal olarak gerçekleşir. “Düşünce ile ilgili his, en güçlü his türüdür” denmesinin nedeni budur. Maddi olmayan konularda ise his ancak maddi olmayan şeyi kavramakla veya taklit yoluyla gerçekleşir.
Her halükarda konunun “hissetmek”ten ibaret olduğu, “yansıma”yla ilgili olmadığı iki kere iki dört edercesine açıktır. Gerçi söz konusu “his”, maddi şeylerde manevi şeylere nazaran daha açık görülür, fakat yine de konunun temelini oluşturmaz. His, her insanda somut olarak vardır, bunda şüphe yoktur. Fakat onu ifade etmek, bazılarının “yansıma”yla ifade ettikleri gibi vakıaya ters düşebilir. Aynı şekilde his veya duyumla açıkladığımız gibi vakıanın bizzat kendisini de ifade edebilir. Ne olursa olsun, Komünistlerin sapmalarının temelini, onların maddeyle ilgili ön bilgileri göz ardı etmeleri oluşturur. Onları büyük bir sapmanın içine sürükleyen, bu faktördür. Zira ön bilgiler, akıl konusunun, yani aklî eylemin özü ve temelidir.
“Ön bilgiler”i özetlersek, diyebiliriz ki; salt “his”ten düşünce meydana gelmez. Salt “his”ten sadece ortaya çıkar. Zira his artı his artı milyon kere his eşittir yine histir. Hissetme sayısı ne kadar çoğalırsa çoğalsın sonuç değişmez ve sadece histen düşünce oluşmaz. İnsanda düşüncenin oluşması için, insanın “hissettiği” madde aracılığıyla yorum yapabilmesine imkân verecek olan “ön bilgiler”e sahip olması gerekir. Aramızda bulunan herhangi bir insanı ele alalım. Bu kişiye Süryanice bir kitap verelim ve bu kişi, Süryanice'yle ilgili herhangi bir bilgiye sahip olmasın. Kişinin “his”sini, görme ve dokunma duyuları aracılığıyla kitaptaki yazılara yöneltelim. Bu işlemi milyonlarca kez tekrarlayalım. Böyle bir durumda kişinin Süryanice'yle ilgili bilgi sahibi olmasını sağlayacak bir tek kelime bile bilmesi mümkün değildir. Oysa kendisine Süryanice hakkında birtakım direkt veya dolaylı bilgiler verildiği zaman, düşünmeye başlayacak ve kitabın muhtevasını algılayabilecektir. Bu durum sadece dillere has bir özelliktir denemeyeceği gibi, dilin insanlar tarafından ortaya konduğu, dolayısıyla bir dili bilmek için o dille ilgili ön bilgilere sahip olmanın şart olduğu da ileri sürülemez. Çünkü amaçlanan ister bir hüküm ortaya koymak olsun ister bir göstergeyi veya hakikati anlamak olsun, konu aklî bir eylemle ilgilidir. Aklî eylem ise tüm unsurlarda aynı işlevi görür. Herhangi bir mesele hakkında akıl yürütmek ile bir soğan hakkında akıl yürütmek arasında fark yoktur. Bir kelimenin anlamını kavramak, bir vakıayı kavramakla eşdeğerdir. Bunların her biri aklî bir eyleme gereksinim duyar. Aklî eylem ise, her şeyde, her meselede ve her vakıada aynıdır.
Dil ve vakıa hakkında gereksiz bir tartışmaya meydan vermemek için, doğrudan doğruya vakıayı ele alalım. Sözgelimi hissi gelişmiş, fakat ön bilgilere sahip olmayan bir çocuğun önüne birer parça altın, bakır ve taş koyalım. Çocuğun hissini bu şeyler üzerinde yoğunlaştıralım. Hisleri ne denli tekrarlanırsa tekrarlansın, ne denli çeşitlilik kazanırsa kazansın, çocuğun söz konusu nesneleri idrak etmesi imkânsızdır. Fakat çocuğa bu nesneler hakkında ön bilgiler verildiği taktirde, çocuk hissini kullandığında bu bilgiler devreye girecek, nesneleri algılayabilecektir. Aynı çocuk büyüyüp yirmi yaşına varacak olsa ve hâlâ ön bilgilerden yoksunsa, tıpkı doğduğu ilk günkü gibi eşyaları sadece sezmekten ileri gidemez. Beyni ne kadar gelişirse gelişsin, nesneleri idrak edemez. Zira onun eşyaları idrak etmesini sağlayan şey, beyin değil; hissettiği vakıayla ilgili beyninde bulunan ön bilgilerdir. Aynı şekilde hayatında hiç aslan, terazi, köpek ve fil gibi varlıkları görmemiş ve duymamış olan dört yaşındaki bir çocuğu ele alalım. Ona bir aslan, bir terazi, bir köpek, bir fil veya bu varlıkların birer resimlerini gösterelim. Sonra çocuğa bunlardan her birini tanımasını, adını söylemesini ve her birinin ne olduğunu göstermesini talep edelim. Böyle bir durumda çocuk söz konusu nesneleri tanıyamayacak, her biri hakkında aklî bir eylemde bulunamayacaktır. Bu çocuğa bu varlıklardan hiçbirinin kendisini veya resmini göstermeden isimlerini ezberletip sonra kendisinden isimlerini ezberlediği bu varlıkları teker teker göstermesini talep ettiğimiz takdirde, sonuç değişmeyecek ve çocuk hangi ismin hangi varlığa ait olduğunu ayırt edemeyecektir. Fakat ne zaman ki çocuğa her bir varlığı veya resimlerini teker teker gösterip varlıkla onun ismi arasında bir bağ kurarak ezberletilir, işte o zaman çocuk her bir varlığı ismiyle tanıyabilir, yani hangisinin aslan, hangisinin terazi olduğunu idrak edebilir ve hata yapmadan onları gösterebilir. Bundan sonra çocuğu şaşırtsanız dahi, o, aslanın aslan, terazinin terazi olduğunda ısrar edecektir. Demek ki sorun gerçekte ne madde ne de maddeyi hissetmekle ilgilidir. Meselenin özü, söz konusu maddeyle ilgili ön bilgiler, yani kişinin madde veya vakıa hakkında önceden sahip olduğu bilgilerle ilgilidir. Zira doğrudan veya dolaylı olarak vakıaya ilişkin ön bilgiler, Aklî eylemin temel, vazgeçilmez koşuludur. “aklî Algılama” açısından durum bundan ibarettir.
“İçgüdüsel Algılama” ise, içgüdüler ve organik ihtiyaçlardan doğar. Bu noktada hayvan ile insan arasında bir fark yoktur. Tıpkı eşeğin arpanın yenip toprağın yenmediğini bilmesi gibi, insan da tekrar ve deneyim kazanma yoluyla elmanın yendiğini, taşın ise yenmediğini bilir. Ancak bu ayırt etme bilgisi, ne düşünce ne de algılamadır. söz konusu ayırt etme bilgisi, hem insanda hem de hayvanda bulunan içgüdüler ve organik ihtiyaçlardan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle duyu organları vasıtasıyla, maddenin beyne taşınmasının yanı sıra, ön bilgiler var olmadıkça bir düşünce meydana gelemez.
Pek çok kişi, ön bilgilerin bazen insanın kişisel deneyimlerinden bazen de öğrenme yoluyla oluştuğunu söyleme noktasında yanılgıya düşmüştür. Onlara göre, tecrübelerin bizzat kendileri bilgileri meydana getirirler. Aklî eylemi ortaya çıkaran da ilk tecrübelerdir. Oysa bu yanılgıyı bertaraf etmek için sadece ilişkilendirme özelliği bakımından insan beyniyle hayvan beyni arasındaki farkı görmek, içgüdüler ve organik ihtiyaçlar ile eşyaya ilişkin verilen hüküm arasındaki bağa dikkat etmek yeterlidir. Hayvan beyni ile insan beyni arasındaki farka gelince; hayvan beyni bilgiler arasında ilişki kurma özelliğinden yoksundur. Fakat hayvan beyni özellikle sürekli tekrar edildiği zaman hatırlama ve çağrışımda bulunma özelliğine sahiptir. Hayvanın doğal bir biçimde gerçekleştirdiği bu “hatırlama”, içgüdü ve organik ihtiyaçlardan kaynaklanmaktadır. Bundan başka hiç bir özelliği yoktur. Örneğin; zil çalıp arkasından köpeğe yemek vermek adet haline getirildiğinde, her zil çalışında köpek zilin ardından yemeğin geleceğini anlar ve bu yüzden salyası akmaya başlar. Aynı şekilde bir eşek dişisini gördüğünde cinsel güdüleri kabarır, ancak aynı eşek dişi bir köpek gördüğünde cinsel güdüleri harekete geçmez. Yine sığır otlarken zehirli otlardan ve kendine zarar verecek bitkilerden sakınır. Bu ve buna benzer örnekler gösteriyor ki, burada “içgüdüsel olarak ayırt etme” söz konusudur. Bazı hayvanların birtakım hareketleri yapması veya birtakım eylemlerde bulunması, içgüdü, akıl ve algılamayla ilgili olmayıp bu hareketler taklit ve hatırlatmanın ürünüdür. Zira hayvan beyninde bilgiler arasında bağ kurma yeteneği yoktur. Hayvan beyni, çağrışımlar yapmaya ve içgüdüsel olarak ayırt etme yeteneğine sahiptir. Çünkü hayvan, içgüdüye bağlı olan her şeyi hisseder. Hayvanın hissettiği her şey, hele hele bu his tekrarlanmışsa, onda çağrışım yapar. İster hisle, ister çağrışımla olsun, hayvan içgüdüsüne bağlı şeyleri doğal olarak yapar. İçgüdüye bağlı olmayan şeyleri hissettiğinde doğal olarak bir eylemde bulunmaz. Fakat bu his sürekli tekrarlandığında ve kendisinde çağrışım yaptığında, hayvan bu eylemi doğal olarak değil, taklit ve hatırlama yoluyla kazanır.
İnsan beyni açısından durum tam tersidir. İnsan beyni, çağrışım dışında bilgiler arasında bağ kurma yeteneğine de sahiptir. İnsan, Bağdat'ta gördüğü bir adamı on yıl sonra Şam'da gördüğünde onu hatırlar. Fakat adam hakkında bilgi sahibi olmadığı için Şam'da bulunmasına bir anlam veremez. Eğer Bağdat'ta gördüğü zaman adam hakkında bilgilenmiş olsaydı, daha sonra Şam'da gördüğünde, önceden sahip olduğu bilgilere dayanarak orada bulunuşuna bir anlam verebilirdi. Fakat hayvan çağrışımla bu adamı hatırlasa bile, onun Şam'da bulunmasına bir anlam veremez. Hayvan, bu adamı gördüğü zaman içgüdülerine bağlı olarak hissetme eylemini gerçekleştirir. Zira hayvan, duyular aracılığıyla hatırlama (çağrışım) yeteneğine sahip olmasına karşın, ne kadar çok eğitilirse eğitilsin ve ne kadar çok taklitte bulunursa bulunsun bilgiler arasında bağ kuramaz. Oysa insan beyni hem hisleri hatırlar, çağrışımda bulunur hem de bilgileri ilişkilendirir.
İçgüdüler ve organik ihtiyaçlarla nesneler hakkında yargıya varma arasındaki fark nedir? İnsan, içgüdüleri tekrar yoluyla hatırlama, ve kendisinde bulunan bilgiler arasında bağ kurma özelliği ile hissettiklerinden ve çağrıştırıp hatırladıklarından bilgiler meydan getirebilir. Bütün bunları ancak içgüdü ve organik ihtiyaç ortamında gerçekleştirebilir. Böyle bir ortam olmaksızın bilgiler arasında bağlantı kurma işlevini yerine getiremez. Başka bir ifadeyle, böyle bir ortam olmadan herhangi bir yargıya varmada söz konusu bilgilerle bağ kuramaz. Bu nedenle çoğu kişi, “bilgileri hatırlama” (çağrışım) ile “bilgileri birbiriyle ilişkilendirme” kavramlarını birbirine karıştırmaktadır. Halbuki “çağrışım” sadece içgüdüler ve organik ihtiyaçlar için geçerlidir. “Bilgileri birbiriyle ilişkilendirme” ise, ister içgüdüler ve organik ihtiyaçlarla ilgili olsun isterse bir konu hakkında yargıya varmakla ilgili olsun her şey için geçerlidir. “Ön bilgiler”, “bilgileri birbirleriyle ilişkilendirmek” için mutlaka gereklidir. İnsan ile hayvan arasındaki fark bu noktada ortaya çıkar. Nasıl ki insan, tahtanın suya batmayışından geminin tahtadan yapılabileceğini anlıyorsa; aynı şekilde maymun, ağaçta asılı bulunan bir muzu indirmenin sopa veya benzeri bir şeyle mümkün olduğunu anlamaktadır. Bütün bunlar içgüdüler ve organik ihtiyaçlarla ilgilidir. Burada “ilişkilendirme”den bilgiler elde edilmiş olmasına karşın, söz konusu olan “bilgileri birbiriyle ilişkilendirme” değil, “hatırlama” (çağrışım)'dır. Bu yüzden de “akli eylem” söz konusu değildir. Gerçek bir “akli eylem” den söz edilebilmesi için, nesneler hakkında yargıya varmak gerekir. Ancak bu durumda akıl veya düşünceden söz edilebilir. Nesneler hakkında yargıya varmak ise, ancak bilgileri önceden sahip olunan bilgilerle, yani ön bilgilerle ilişkilendirmekle mümkündür. Bu bağlamda akıl, düşünce, yani “akli eylem”in var olabilmesi için, kendisiyle bağ kurma işlemi gerçekleştirilecek olan ön bilgilerin var olması gereklidir.
Çoğu kimse, beynin maddeye yansıdığını veya insanın maddeyi hissederek düşünme ve aklî eylemi gerçekleştirdiğini ispatlamak için, ilk insanın tecrübeleriyle ve bu tecrübelerden bilgiler meydana getirerek düşünceyi nasıl oluşturduğunu anlatmaya çalışırlar. Söz konusu olanın yalnızca “hatırlama” (çağrışım) olduğu, burada “bilgileri birbiriyle ilişkilendirme”nin söz konusu olmadığı, konunun içgüdülerle ilgili olduğu ve bunlarla yargıya varmanın mümkün olmadığı şeklinde yukarıda belirttiğimiz ifadeler bu tezi çürütmek için yeterli olmasına rağmen asıl mesele ne ilk insandır ne de ilk insanla ilgili varsayımlar veya tahminlerdir. Burada asıl mesele ilk insan veya son insan değil, insan gerçeğidir. Günümüzün insanını ilk insana, yani burada olanı burada olmayana kıyaslamak yerine; ilk insanı ele alıp gördüğümüz hissettiğimiz günümüz insanına kıyaslamak daha akıllıca bir davranıştır. Böylece bugünkü insanı özümseyip algılamakla her insan, hatta ilk insan algılanmış olur. Bu gerçeği her zaman göz önünde bulundurmak gerekir. Zira günümüz insanı somut olarak gözümüzün önündedir. O halde önce insanın içgüdüler ve yargıya varmakla ilgili aklî eylemini irdelemek, sonra da “hatırlama” (çağrışım), “bilgileri birbiriyle ilişkilendirme” ve her iki kavram arasındaki farka dikkat etmek gerekir. Bu farka dikkat ettiğimizde görürüz ki, insanın aklî bir eylemi gerçekleştirmesi için ön bilgilerle bağ kurması şarttır. Fakat hissin hatırlanması (çağrışım), hem insanda hem de hayvanda bulunmaktadır ve bu durumda aklî eylem, akıl yürütme ve düşünceden söz edilemez. Nesneleri henüz tanımayan, nesneler hakkında henüz bilgilere sahip olmayan, fakat bu bilgilere sahip olması mümkün olan küçük çocuğun bu durumu, aklın anlamını ortaya koyan en doğru kanıt olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu bağlamda akıl sadece insanda vardır. Aklî eylemi yalnızca insan gerçekleştirebilir. Ancak içgüdüler ve organik ihtiyaçlar, bunları sezme, hissetme ve hissedilenleri hatırlama (çağrışım) açısından insan ile hayvan arasında bir fark olmamasına rağmen, bunların hiç birisi ne akıl, ne algılama ne düşünce, ne de akıl yürütmedir. Burada “içgüdüsel olarak ayırt etme” den başka bir şey söz konusu değildir. “Aklî Algılama” ise bambaşka bir şeydir. Akıl, bilgileri birbiriyle ilişkilendirme özelliğine sahip bir beynin varlığını gerektirmektedir ki bu özellik sadece insanda mevcuttur. O halde aklî eylem, “ilişkilendirme” yeteneğinin varlığıyla mümkündür. “İlişkilendirme” yeteneği ise, ancak bilgiler ile madde arasında bağ kurmakla mümkün olur. Bu nedenle ister ilk insanda olsun isterse günümüz insanında olsun aklî eylemin söz konusu olabilmesi için madde ile ilgili ön bilgilerin varlığından söz etmek gerekir ki bu bilgiler maddeden önce zaten vardır. İlk insanın önüne madde sunulmadan önce, bu madde hakkında önceden edinilen bilgilere (ön bilgilere) sahip olması gerekmez mi? Allah'ın ilk insan Adem hakkında söylediği “...Ve O, Adem'e her şeyin ismini öğretti” şeklindeki yüce sözü ve ardından buyurmuş olduğu “Ey Adem! Bu şeylerin isimlerini onlara bildir” yüce sözü de ön bilgilerin aklın oluşmasındaki önemine işaret etmektedir. O halde ön bilgiler, “aklî eylem”in gerçekleşip bir anlam kazanması için vazgeçilmez unsurdur.
Komünist düşünürler, aklı anlamaya çalışırken, aklî eylemin gerçekleşmesi için madde ve beynin gerekliliğini kavramakla buraya kadar doğru bir metot izlemişlerdir. Ancak sorun onlar için bu noktadan sonra başlamıştır ki, beyni maddeyle ilişkilendirerek bu ilişkiyi “his/duyum”la değil, “yansıma”yla ifade ederken hataya düşmüşlerdir. “Aklî eylem”in gerçekleşmesi için ön bilgilerin var olması zaruretini inkâr etmekle de tamamen yanılgıya düşmüşlerdir. Zira söz konusu ön bilgiler olmadan Aklî eylemin gerçekleşmesi mümkün değildir. Bütün bu söylenenler doğrultusunda aklı kesin ve kuşkuya yer bırakmayacak bir şekilde anlamanın yolu, şu dört unsurun birlikte bir arada bulunmasından geçer. Bunlar:
1- Madde veya vakıa
2- Sağlıklı beyin
3- His
4- Ön bilgiler
Buna göre akıl, düşünce veya idrak; vakıayı hissetme olgusunun duyu organları vasıtasıyla beyne taşınması ve beynin bu vakıayı ön bilgilerle yorumlamasıdır.
İşte aklın yegâne doğru tanımı budur. Bunun dışında bir başka tarifi yoktur. Bu, akıl olgusunu sağlıklı bir biçimde niteleyen ve her asırda tüm insanları bağlayabilecek tek tanımdır. 
Kuranda akıl ile alakali tahmini 75 ayet geçiyor
2:13 - Onlara: "İnsanların (müslümanların) inandığı gibi inanın." denilince, "Biz de o beyinsizlerin inandığı gibi mi inanacağız?" derler. İyi bilin ki, asıl beyinsiz kendileridir fakat bilmezler.
2:44 - İnsanlara iyiliği emreder de kendinizi unutur musunuz? Halbuki kitab (Tevrat)ı okuyorsunuz. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?
2:73 - İşte bundan dolayı, o sığırın bir parçası ile o ölüye vurun, dedik. Allah ölüleri işte böyle diriltir ve size âyetlerini gösterir, belki aklınızı başınıza toplarsınız.
2:75 - Şimdi bunların, size hemen inanacaklarını ümit mi ediyorsunuz? Halbuki bunlardan bir grup vardı ki, Allah'ın kelâmını işitirlerdi de sonra ona akılları yattığı halde bile bile onu tahrif ederlerdi.
2:76 - Üstelik iman edenlere rastladıklarında inandık derler, birbirleriyle başbaşa kaldıkları zaman, "Rabbinizin huzurunda aleyhinize delil olarak kullansınlar diye mi tutup Allah'ın size açıkladığı gerçekleri onlara da söylüyorsunuz? Hiç aklınız yok mu be?" derlerdi.
2:170 - Onlara: "Allah'ın indirdiğine uyun." dendiği vakit de: "Yok, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız." dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez idiyseler de mi onlara uyacaklar?
2:171 - O kâfirlerin hali, sadece bir çağırma veya bağırmadan başkasını işitmeyerek haykıranın haline benzer; onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler, akıl da etmezler.
2:179 - Ey temiz akıl sahipleri! Kısasta sizin için bir hayat vardır. Ümit edilir ki, korunursunuz.
2:197 - Hac, bilinen aylardadır. Her kim o aylarda hacca başlayıp kendisine farz ederse; artık hacda kadına yaklaşmak, günah işlemek ve kavga etmek yoktur. Siz hayırdan ne işlerseniz, Allah onu bilir. Kendinize azık edinin.Şüphesiz ki azıkların en hayırlısı Allah korkusudur. Ey akıl sahipleri! Benden korkun!
2:242 - İşte akıllarınız ersin diye, Allah size âyetlerini böylece açıklıyor.
2:269 - Dilediğine hikmet verir, hikmet verilene ise pek çok hayır verilmiş demektir. Ve bunu ancak üstün akıllılar anlar.
2:282 - Ey iman edenler! Belli bir vade ile karşılıklı borç alış verişinde bulunduğunuz vakit onu yazın. Hem aranızda doğruluğuyla tanınmış yazı bilen biri yazsın. Yazı bilen biri, Allah'ın, kendisine öğrettiği gibi yazmaktan kaçınmasın da yazsın. Bir de hak kendi üzerinde olan adam söyleyip yazdırsın ve herbiri yazarken Rabbi olan Allah'dan korksun da haktan birşey eksiltmesin. Şayet borçlu bir bunak veya küçük bir çocuk veya söyleyip yazdıramıyacak durumda biri ise velisi doğrusunu söyleyip yazdırsın. Erkeklerinizden hazırda olan iki kişiyi şahit de yapın. Şayet iki tane erkek hazırda yoksa, o zaman doğruluğuna güvendiğiniz şahitlerden bir erkekle iki kadın ki, birisi unutunca, öbürü hatırlatsın, şahitler de çağırıldıklarında kaçınmasınlar; siz yazanlar da az olmuş, çok olmuş, onu vadesine kadar yazmaktan usanmayın. Bu, Allah katında adalete daha uygun olduğu gibi; hem şahitlik için daha sağlam, hem şüpheye düşmemeniz için daha elverişlidir. Meğer ki, aranızda hemen devredeceğiniz bir ticaret olsun, o zaman bunu yazmamanızda sizin için bir sakınca yoktur. Alım satım yaptığınız vakit de yine şahit tutun. Ayrıca ne yazan, ne de şahitlik eden bir zarar görmesin. Eğer onlara zarar verirseniz, o işte mutlaka size dokunacak bir günah olur. Üstelik Allah'dan korkun. Allah size ayrıntılarıyla öğretiyor ve Allah her şeyi bilir.
3:7 - Sana bu kitabı indiren O'dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te'vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, "Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır." derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.
3:65 - Ey Kitap ehli! İbrahim hakkında niçin tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat da, İncil de ondan sonra indirilmiştir. Siz hiç düşünmüyor musunuz?
3:118 - Ey iman edenler! Kendi dışınızdakilerden sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri kalmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Kin ve düşmanlıkları ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür. Düşünürseniz, biz size âyetleri açıkladık.
3:190 - Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için gerçekten açık, ibretli deliller vardır.
4:5 - Allah'ın, sizi başına diktiği mallarınızı aklı ermezlere vermeyin; o mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin.
5:58 - Namaza çağırdığınız zaman, onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu onların, akıllarını kullanmayan bir toplum olmalarından dolayıdır.
5:100 - De ki:"Pis olan şeyle temiz olan şey bir olmaz, pis olanın çokluğu hoşuna gitse bile". Ey selim akıl sahipleri Allah'tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.
5:103 - Allah, ne "bahîre"yi, ne "sâibe"yi, ne "vesile"yi ve ne de "hâm"ı meşru kılmıştır. Fakat küfredenler, Allah'a yalan iftira etmektedirler. Onların çoğunun akılları ermez.
6:32 - Dünya hayatı, eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurdu ise, Allah'tan korkanlar için daha hayırlıdır. Aklınızı kullanmaz mısınız?
6:140 - Bilgisizlik yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah'ın kendilerine verdiği rızkı, Allah'a iftira ederek haram kılanlar muhakkak ki, ziyana uğradılar. Bunlar, doğru yoldan sapmışlardır; hidayete erecek de değillerdir.
6:151 - De ki: Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana babaya iyilik edin, fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, sizin de onların da rızkını biz veriyoruz. Kötülüklerin açığına da, gizlisine de yaklaşmayın. Haksız yere Allah'ın haram kıldığı cana kıymayın. Düşünesiniz diye Allah size bunları emretti.
7:66 - Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki: "Biz seni bir çılgınlık içinde görüyoruz, ve gerçekten seni yalancılardan sanıyoruz."
7:67 - (Hûd), "Ey kavmim! Bende çılgınlık yok, ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir elçiyim." dedi.
7:169 - Derken kitabı (Tevrat'ı) miras alan bozuk bir nesil bunların yerini aldı. Bize nasıl olsa mağfiret edilecek diyerek, şu alçak dünya malını alıyorlar, yine onun gibi bir mal ve rüşvet gelse onu da alırlar. Allah'a karşı haktan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kendilerinden o kitabın hükmü üzere misak alınmamış mıydı? Ve onun içindekileri okuyup öğrenmemişler miydi? Oysa ahiret yurdu Allah'tan korkanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı başınıza almayacak mısınız?
8:22 - Çünkü yeryüzünde dolaşan canlıların Allah katında en kötüsü anlamayan ve düşünmeyen sağırlarla dilsizlerdir.
10:16 - De ki, "Eğer Allah dileseydi ben onu size okumazdım. O da onu hiçbir şekilde size bildirmezdi. Bilirsiniz ki, ben sizin içinizde bundan önce yıllarca bulundum. Siz hâlâ aklınızı başınıza toplamayacak mısınız?"
10:42 - İçlerinden seni dinlemeye gelenler de var. Sen, sağırlara, üstelik akılsız da olanlara dinletebilir misin?
10:100 - Allah'ın izni olmadıkça hiçbir kişinin iman etmesi mümkün değildir. Akıllarını kullanmayanlar üzerine Allah bir uğursuzluk yükler.
11:51 - "Ey kavmim! Bu iş için sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak beni yaratana aittir. Artık akıllanmayacak mısınız?"
11:78 - Daha önceleri çirkin işler yapmış olan kavmi harıl harıl koşup geldiler. Lut onlara: "Ey kavmim! İşte size kızlarım, onlar sizin için daha temizdirler. Gelin Allah'tan korkun, beni misafirlerime rezil rüsvay etmeyin. İçinizde hiç aklı başında bir adam yok mu?" dedi.
11:87 - Dediler ki; "Ey Şu'ayb, atalarımızın taptıklarını terketmemizi veya mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa ki sen yumuşak huylusun ve aklı başında bir adamsın."
12:2 - Muhakkak ki, biz onu anlayasınız diye Arapça bir kitap olarak indirdik.
12:109 - Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de o memleketlerin halkındandı, onlar da kendilerine vahiy verdiğimiz birtakım erkeklerden başkası değillerdi. Şimdi o yerlerde şöyle bir gezip görmediler mi? Kendilerinden önce gelip geçenlerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bir baksalar ya!... Elbette ahiret yurdu müttakiler için daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı başınıza toplamayacak mısınız?
12:111 - Gerçekten de onların kıssalarında üstün akıllılar için bir ibret vardır. Bu Kur'ân uydurulmuş herhangi bir söz değildir. Lâkin kendisinden önce gelen kitapların tasdiki her şeyin ayrıntılarıyla açıklayıcısı ve iman edecek bir kavim için hidayet ve rahmettir.
13:4 - Yeryüzünde birbirine komşu kıtalar vardır. Üzüm bağları, ekinler, çatallı ve çatalsız hurmalıklar vardır ki, hepsi bir tek su ile sulanır. Halbuki meyvelerinde birini öbürüne üstün kılıyoruz. Aklı eren bir kavim için bunda muhakkak ibretler vardır.
13:19 - Şimdi Rabbinden sana indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen bir kimse, kör olan bir kimse gibi olur mu? Fakat bunu ancak üstün akıllı ve temiz vicdanlı kimseler idrak ederler.
14:52 - Bu Kur'ân, kendisiyle uyarılsınlar, Allah'ın ancak bir tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara gönderilmiş bir tebliğdir.
16:12 - Geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize O verdi. Bütün yıldızlar da O'nun emrine boyun eğmişlerdir. Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir toplum için ibretler vardır.
************************************
Allah Subhenehû veTeala’nın varlığını idrak eden akıldır ve iman da akıl yoluyla olur. Onun için İslâm, iman konusunda aklı kullanmayı farz kıldı ve onu Allah Sübhanehu ve Teâla’nın varlığına imanda hakem kıldı. Bu nedenle AllahSubhenehû ve Teala’nın varlığına delil, akli delildir.


ŞEYTAN BU YÖNTEMLE KİŞİLERİ SAPTIRMAK İSTİYOR..!


BİR İNSANIN BU DÜNYAYA GELİŞ GAYESİ İÇİN TAKİP

EDECEĞİ İSTİKAMET


"Sizin hayır bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayır vardır..

ALLAH bilir siz bilemezsiniz.."[ Bakara / 216 ]