28 Ocak 2016 Perşembe

SEMBOLİK - RUHANİ - TAŞERON - ŞEKLÎ SAHTE HİLAFET MODELLERİ TAGUTÎ DEVLETLERİN ŞEYTANİ PROJESİDİR

SEMBOLİK - RUHANİ - TAŞERON - ŞEKLÎ
SAHTE HİLAFET MODELLERİ
TAGUTÎ DEVLETLERİN ŞEYTANİ PROJESİDİR


Giriş
 Alemlerin Rabbı Allah’u Teâlâ'ya hamd olsun. Salât ve selâm; resullerin efendisi ve nebilerin sonuncusuna, âline, ashabına ve onlara Kıyamet Gününe kadar ihsanla tabi olanlara olsun.
İmam Ahmet b. Hanbel (Rahmetullahi Aleyh)'den rivayet edilen bir hadis-i şerifinde Resulullah (Sallallahu Aleyhi Vesellem): ثُمَّ تَكُونُ خِلافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَت  "... Sonra Nübüvvet metodu üzerinde Hilâfet olacaktır..."diye buyurarak müminlere bir vaadi ilâhiyi müjdelemektedir.
Müslümanlar, aynı hadis-i şerifte bahsi edilen çeşitli isimler altındaki (krallık, cumhuriyet, demokrasi vb.) diktatörlük rejimlerinin tağutî zulmü altında bunalıp da İslâmî hayat özlemlerini yeryüzünün çeşitli yerlerinde açığa vurunca, tağutlar ve avaneleri kâfirler, münafıklar kendi tağutî sistemlerinin sonunun ve nübüvvet metodu üzerinde Raşidî Hilâfetin gelmesinin yakın olduğunu hisseder oldular. Bu panik içinde Raşidî Hilâfetin tekrar gelmesini önlemek için çeşitli gayret ve tedbirlere başvurmaktadırlar. İşte bu bağlamda, Hilâfetin yıkılması ve ortadan kaldırılması maksadı ile 19. yüzyılın sonlarına doğru yoğun bir şekilde Hilâfet hakkında çeşitli makale, kitap, neşriyat yayınladıkları gibi, bugünlerde de yani 20. yüzyılın sonlarında ve 21. Yüzyılın başlarında da yine Hilâfet mefhumunu saptırmak maksatlı bir çok kitap ve neşriyatın yayınlanmakta olduğuna şahit olmaktayız.
Hilâfetin hakikatini Şerî naslara dayanarak anlatıp ümmeti bilinçlendiren, aydınlatan neşriyatı elbette ki takdirle tasvip ederiz. Ancak Hilâfetin mefhumunu saptırmaya yönelik neşriyatın tehlikesine de Müslümanların dikkatlerini çekmek isteriz. Bunu, inancımızın bir gereği görüp imkanlarımız nispetinde bu çalışmayı ortaya koyduk. Maksadımız, Müslümanların gündemine girmekte olan Hilâfet tartışmalarında bu hususa dikkatleri çekmektir.
Bu çalışma aşağıdaki başlıklar altında işlenmiştir:
-Batıl ehlinin işi, hep hakkı batılla karıştırmaktır
-Hilafet kavramının saptırılması
-Son yıllarda hilafet kavramını saptırma çalışmalarına bir kaç örnek
-T.C. Devletinin “seküler hilafet” projesi
-Taşeron şeklî hilafet
-İngiliz patentli sembolik-ruhani hilafet fikrinin kısa tarihçesi
-Hilafetin hakikati
-Yapılması gereken
Gayret bizden, nusret Allah'tandır.

 

    BATIL EHLİNİN İŞİ, HEP HAKKI BATILLA KARIŞTIRMAKTIR

Tağutların ve onların avaneleri kâfirlerin, münafıkların yani bütün batıl ehlinin tüm işi, hep hakkı batılla karıştırmaktır. Nitekim Allah’u Teâlâ bu konuya şu şekilde işaret etmektedir:
وَلاَ تَلْبِسُواْ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُواْ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ
"Hakkı batılla karıştırmayın. Bilerek hakkı gizlemeyin." (Bakara: 42)
يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لِمَ تَلْبِسُونَ الْحَقَّ بِالْبَاطِلِ وَتَكْتُمُونَ الْحَقَّ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ
"Ey ehli Kitab! Niçin hakkı batılla karıştırıyor ve bilerek hakkı gizliyorsunuz?"  (Ali İmran: 71)
Evet niçin öyle yapıyorlar?.. Çünkü hakkı batılla karıştırmak ve gizlemek batıl ehlinin tek dayanaklarıdır. Ancak böylesi karışıklık ve bulanıklıkta varlıklarını, etkinliklerini ve süflî emellerini sürdürebilirler. Çünkü onlar, bilirler ki hakkın açığa çıkması batılın yok olması demektir. Zira batıl yok olmaya mahkûmdur.
وَقُلْ جَاء الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا
"De ki: Hak geldi batıl yıkılıp gitti. Zaten batıl yıkılıp gitmeye mahkûmdur." (İsrâ: 81)
بَلْ نَقْذِفُ بِالْحَقِّ عَلَى الْبَاطِلِ فَيَدْمَغُهُ فَإِذَا هُوَ زَاهِقٌ وَلَكُمُ الْوَيْلُ مِمَّا تَصِفُونَ
"Bilâkis Biz, hakkı batılın tepesine atarız da o, batılın işini bitirir. Bir de bakarsınız ki batıl yok olup gitmiş (Allah'a)yakıştırdığınız sıfatlardan dolayı yazıklar olsun size!" (Enbiya: 18)
Evet bu gerçeği bilen batıl ehli, hep hakkı batılla karıştırmak, hakkı gizlemek, saptırmakla varlıklarını ve etkinliklerini sürdürmeye çalışmışlar ve halen çalışmaktadırlar. Son zamanlarda bu işlerini kavram kargaşası bağlamında algı operasyonları ile sürdürmektedirler. İşte buna bir kaç örnek:
İslâm'da CİHAD kavramını saptırmaya çalıştılar. Meselâ; "Cihad, sadece nefsî müdafadır" dediler. "Cihad, sadece nefisle mücadele etmektir" dediler. "Cihad, mücerred olarak İslâm için gayret sarf etmektir. Sadece yazı yazmak, konuşmak, tebliğdir" dediler. Böylece İslâm'ın "cihad" kelimesine yüklemiş olduğu;      "Yeryüzünde fitneden eser kalmayıp Allah'ın Dini yeryüzünün tamamında hakim olasıya kadar İslâm Davetini yani Allah'a kulluk sistemini aleme taşımak ve bu esnasında önüne çıkan engelleri aşmak işi", “i’lai kelimetullah / Allah’ın sözünün yani dininin en üstün kılınması, hakim kılınması için mücadele etmek”  manası unutturuldu, saptırıldı. Böylelikle batıl ehli kendi sistemlerine yönelik büyük bir tehlikeden korunmuş oldular. Ya da bilhassa son dönemlerde cihadı terör ile özdeşleştirerek çirkinleştirmeye çalışmaktadırlar. Halbuki terör cihad değildir, cihad da terör değildir(1)
İslâm'da ŞURA kavramını saptırmaya çalıştılar. Meselâ; "İslâm'da şura vardır ve yönetimin esasıdır" , "Demokrasi ve cuumhuriyet de şura esası üzerine kurulduğuna göre o da İslâm'dandır"  denildi. Böylelikle batıl sistemlerini Müslümanların akıl ve hayatlarına sokarak onların akıl ve hayatlarını ifsad ettiler. Halbuki İslâm'da şura yani danışma, görüş beyan etme vardır. Fakat o yönetimde esas değildir. İslâm yönetiminde esas olan Şeriatın hakimiyetidir, Şerî hükümlere bağlılıktır. Bağlanılacak Şerî hükmü belirlemenin yolu şura değil içtihaddır. Yapılan içtihadlardan hangisinin yönetimde bağlayıcı olacağını belirlemenin yolu ise, delilin kuvvetliliğine binaen halifenin yaptığı tercihtir. Her ne kadar şura yapılsa da, karar şura esasına göre alınmaz.. Şu halde şura; mücerred görüş danışmaktır, bağlayıcı değildir. Şerî nasların gösterdiğine göre bağlayıcı olan "meşverettir." Onun sahası ise yönetimde yasama, ince fikir ve uzmanlık isteyen sahaların dışında kalan hususlardır. Şuranın hükmü ise, menduptur. Yani yapıldığında sevap ve güzel neticeler vardır. Demek ki İslâm'da ve yönetimde şura vardır. Fakat o, yönetimin esası değildir. Onun için demokrasi ve cumhuriyete İslâm'da ve Müslümanların hayatında yer yoktur.
Asıl konumuz olmadığından cihad ve şura kavramları üzerinde fazla durmadan asıl konumuza geçelim.

     HİLÀFET KAVRAMININ SAPTIRILMASI

Bu yazımızın asıl konusu olan HİLÀFET kavramı hakkında da karalama, karıştırma ve saptırmalar ile algı operasyonu yaptılar ve halen yapmaktadırlar. Neden? Çünkü Hilâfet; Allah’u Teâlâ'nın;
  إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ
"Muhakkak ki bu, tek bir ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin" (Enbiya: 92)  buyurduğu, Resul (S.A.V)'in;    إنّهُمْ أُمّةٌ وَاحِدَةٌ مِنْ دُونِ النّاسِ    "Muhakkak ki onlar (iman edenler diğer)insanlardan ayrı bir tek ümmettir" (2)  buyurduğu İslâm ümmetinin, birliğini, vahdetini sağlamanın tek yolu, metodu / yöntemi olan şerî bir sistemdir. O olmaksızın ümmetin birliği sağlanmaz. Aynı zamanda Hilâfet; İslâm Şeriatının hükümlerini toplum ve devlet hayatına hakim kılmanın tek yolu, yöntemi ve kendisine özgün (has) yönetim nizamıdır. Hilâfet olmaksınız ne İslâm hayata hakim olur ne de Müslümanlar toplulukları ciddî bir varlık ve birlik oluşturabilirler.
İşte bunun içindir ki batıl ehli özellikle sömürgeci kâfir devletler, Hilâfeti ortadan kaldırmak için asırlarca uğraştılar. Bu işe, Hilâfet kavramını saptırmaya çalışarak başladılar. Hilâfet kavramının zihinlerde karışması neticesinde artık onu ortadan kaldırmak öyle zor bir iş olmadı. Nitekim M. Kemal, Hilâfeti kaldırırken bu kavram kargaşasından istifade etti. Şöyle ki:
Saltanatı yani sultayı Hilâfetten ayırıp Millet Meclisi'ne vermek istediğinde Meclis'te yaptığı konuşmada Hilâfete şu manayı yüklüyordu: "Halifelik makamı da bütün İslâm aleminin ruh ve vicdanının ve imanının birleşim noktası, İslâm kalplerine ferahlık verebilecek bir şeref ve yücelikte tecelli edecektir." (3)
Hilâfeti öyle ruhanî - sembolik bir makam olarak tasvir ettikten sonra ihtilal havası ve "itiraz edenin kafası kesilecektir" (4)  tehditleri altında saltanatı Hilâfetten ayırıp Millet Meclisi'ne veren kanun 2 Kasım 1922 tarihinde yürürlüğe girmiştir.
Böylece Hilâfet, sultadan / otoriteden yoksun sadece ruhanî ve sembolik bir makama dönüşmüştür. Bu makama getirilecek kişinin belirlenmesi hakkında Meclis'te yapılan tartışmalarda, Bitlis Milletvekili Yusuf Ziya; Halifenin biat yoluyla belirlenmesi gerektiğini ve sembolik olamayacağını gündeme getirerek konuşmasında şöyle demiştir:
"Yoksa efendiler, halife yalnız bir kelime ile olmaz. Biz Vatikan sarayını taklid etmiyoruz. Sembolik bir halife seçmiyoruz. Bununla birlikte halifenin vazifesi tayin edilmeli ve bu tayin gerekli şartlar üzerine olmalıdır." (5)
Fakat netice, Yusuf Ziya'nın korktuğu gibi olmuştur. (Bu adam daha sonra istiklal mahkemelerinde 1925 yılında idam edilmiştir)(6) Halifenin vazifeleri ve yetkileri belirlenmeden doğrudan halife seçilmiştir ve Abdülmecid Efendi halife olarak ilân edilmiştir.
Daha sonra 3 Mart 1924'de Hilâfetin kaldırılması tartışmalarında yapılan konuşmalarda da, Hilâfet mefhumu üzerinde saptırmalara gidilmiştir. Bu tartışmalar esnasında en önemlisi Adliye Vekili Prof. Seyyid Bey'in, "Hilâfetin şerî mahiyeti" isimli 3.5 saat süren konuşmasıdır. (7)  Bu uzun konuşma, alınacak karar açısından Meclis'te etkili olmuştur.
Burada şunu belirtmek isterim ki: M. Kemal'in saltanatın kaldırılması esnasındaki konuşması (8)  ve Prof. Seyyid Beyin bu konuşması, bir İngiliz istihbarat elemanı olan müsteşrik Thomas W. Arnold'un 1924'de ilk baskısı yapılan The Caliphate (Hilâfet) isimli kitabı ile içerik ve hatta ifade üslubu bakımından dahi paralellik arz etmektedir.  Yine aynı konuşma;  "İslâm ve usul el-hukum: bahsi fi'l-hilâfe ve el-hükümah fi'l-İslâm" (İslâm ve Yönetim Esasları: İslâm'da Hilâfet ve Hükümet Hakkında Bir İnceleme) isimli 1925 senesinde Mısır'da basılan, şeyh Ali Abdurrâzık isimli şahsa ait olan kitap ile de aynı içerik ve ifade üslubuna haizdir. Anlaşılan aynı kaynaktan beslenmişlerdir ve o kaynak da İslâm düşmanları müsteşriklerdir.
Evet  "Hilâfet'in şerî mahiyeti"  isimli o konuşmada Hilâfet kavramı etrafında şu saptırmalar yapılmıştır:
1-"Hilâfet meselesi, dinî olmaktan çok dünyevî bir meseledir, itikadî meselelerden değildir. Millete ait haklar ve kamu menfaatlarındandır, itikadla ilgisi yoktur."
Evet Hilâfet, Şia'nın anladığı gibi itikadın rükünlerinden değildir. Fakat bu dinî değildir, demek değildir. Çünkü İslâm, itikad ve şerî hükümlerden ibarettir. Hilâfet ise, şerî hükümlerdendir. Halifeyi belirleme hususunda ve muhasebe hususunda ümmete hakkı veren Şeriattır. Dolayısıyla Hilâfet, dinî yani şerî bir meseledir. Aslında İslâm'da; dinî ve dünyevî diye bir ayırım yoktur. Çünkü her konuda şerî hüküm vardır. Dinin kapsamı dışında kalan hiç bir şey yoktur.
2-"Hilâfet, hükümet demektir. Doğrudan doğruya millet işidir, zamanın gerektirdiğine tabidir. Onun için Hz. Peygamber Efendimiz vefat ettikleri zaman ashabı kiram hazretlerine Hilâfet meselesini açıklamamışlardı."
İşte Allah ve Resulü'ne büyük bir iftira! O halde Allah, dinini noksan bırakmış, Peygamber de vazifesini ikmal etmeden gitmiş, öyle mi? Böylesi sözler, tipik müsteşrik (oryantalist) sözleridir. Yani sömürgeci kâfirlerin bilim adamı kisvesine bürünmüş ajanlarının sözleridir.
3-"Asıl dinî kanun Kur'an-ı Kerim'e müracaat ederseniz görürsünüz ki, bizim Hilâfet şekli yani İslâm Hilâfeti hakkında hiç bir ayet-i kerime yoktur."
Sünneti, icmaı sahabeyi ve şerî kıyası delil saymayan İslâm düşmanlığının sinsi ifadesidir bu! İslâm Dininin asılları (delilleri); Kur'an, Resulullah'ın Sünneti (yani risalet kapsamındaki söz, fiil ve takrirleri), sahabelerin icmaı ve şerî kıyastır.... Bu bütünlük içinde İslâm'da Hilâfet sistemi yok demek, dini yalanlamak ve inkâr etmektir. Bu da, bir Müslümanın sözü olamaz.
Ayrıca hem Kur'an'da, hem Sünnette, hem sahabelerin icmaında, hem de kıyasta Hilâfete dair bir değil onlarca delil mevcuttur. Ancak asıl konu bu olmadığından burada detaya girmiyoruz..
4-"İmametin (hilâfetin) şartlarını kendisinde toplayan bir kişi bulunmadığı müddetçe Müslümanlar üzerine bir imam (halife) tayin etmek vacip olmaz."
Bu; kim söylemiş olursa olsun yanlış bir sözdür. Çünkü naslar, imamsız kalmayı kesinlikle yasaklarken, bir şahsın görüşü bu yasakla çeliştiğinde elbette itibar olunmaz. Üstelik Hilâfetin şartları, öyle oluşturulması imkânsız şartlar değildir. Böylesi yanlış neticeler, Hilâfetin efdaliyet şartları ile halifeyi belirleyen şartların karıştırılmasından kaynaklanıyor.
5-"Şerefli Şeriat nazarında Hilâfetten maksat hükümettir, bir adaletli hükümet kurmaktır. Yoksa hükümetin şekli değildir. Kur'an-ı Kerim'de, hükümet işinde idare tarzı olmak üzere bize meşveret (şura) tavsiye eder. Bizim de bugün, mümkün olduğu kadar kurmaya çalıştığımız idare usulü ve tarzı meşverettir. Hükümeti meşveret esası üzerine kurmak istiyoruz ve hatta kurduk da. Bu idare usulü, ilahî güzelliğe ve beğenmeye mazhar olduğu halde (!) daha ne istiyoruz, başımızda haylâ gibi bir halife bulundurmanın ne manası vardır?"
İşte demogoji ile hakkı saptırmaya tipik bir örnek ! Şeriat nazarında Hilâfetten maksat hükümet değil devlettir. Yani Şeriatın tatbiki ve İslâm davasının aleme taşınması için tüm yönetim yetkisini elinde bulundurmak demektir. Kur'an-ı Kerim, şuradan bir hükümet şekli olarak değil yönetimle ilgili hükümlerden bir hüküm olarak bahsi etmiştir. Kurmaya çalıştıkları ve nihayet kurdukları o sistem, Laik Demokratik Cumhuriyet'tir. Yani Allah'ın uluhiyetinin ve rububiyetinin red edildiği, halkın ilâh sayıldığı yönetim şekli... Bunun nesi ilâhi övgüye mazhardır?! İşte hakkı batılla karıştırmanın tipik bir örneği.!..
6-"Halife, milletin vekilidir. Çünkü millet, kamu velayetini ona devretmiştir. Seçim yoluyla devretmiştir. Millet, hiç bir kişiye vekâlet vermez, yani bir halife, bir imam seçmezse Hilâfet yok demektir. O vakit de cumhuriyet olur. Buna ne mani vardır? Millet, kendi işini ben yapacağım, neden bana başkası zorla yaptırsın derse niçin caiz olmasın? Millet diyor ki; hayır kendi işimi ben göreceğim, ne zaman aciz olursam o vakit halife veya imam adıyla başkasını vekil tayin ederim. Fakat şimdi ben aciz değilim, rüştümü elime geçirdim, vekile ihtiyacım yoktur. Millet için en faydalı bir hükümet şekli olan cumhuriyet ve meşveret usulüyle kendi işimi kendim göreceğim. O halde buna kim ne der? Kimse bir şey demez, çünkü hak milletindir?"
Milletin kendi kendisine göreceği o iş nedir? Yönetim değil midir? Hangi millet kendi kendisini yönetmektedir?.. Bu, ancak vakıası olmayan boş sözdür, ütopyadır. Millet, yönetmez yönetilir. Milletin rüşte ermesi de ne demektir? Ona "vekile ihtiyacım yoktur" dedirten kimdir? Cumhuriyet, milletin vekile ihtiyacı olmadan kendi kendisini yönetmesi midir?!..
Görüldüğü gibi Hilâfet hakikatı nasıl da saptırılmaya çalışılıyor. Hep demegoji ve laf kalabalığı ile...
Evet, bu demegojilerle Hilâfet kavramı karıştırılmış, karalanmış, saptırılmış nihayet tamamen yürürlükten kaldıran kanun teklifi ortaya konulmuştur.
Hilâfetin ilgasına ve hanedanı Osmani'nin Türkiye haricine çıkartılmasına dair kanun teklifinde şöyle denilmekteydi :
     "Hilâfet, zaten hükümet demek olduğundan şu andaki hükümetin yanında ayrıca bir hilâfetin sebeb-i mevcudiyeti yoktur." "Hilâfet, hükümettir. Bugün hak ve adil üzere icrayı hükümet ancak cumhuriyetle kaimdir. Mevcut idaremiz de cumhuriyet idaresidir. O halde Hilâfetin mahiyeti aklen ve mantıken Büyük Millet Meclisi'nin manevî şahsında tamamıyla tecelli etmiş oluyor."
Böylesi demogojilerden, saptırmalardan sonra Hilâfeti tamamen yürürlükten kaldıran şu ilgili kanun 3 Mart 1924'de çıkmıştır:
"Halife hal edilmiştir. Hilâfet, hükümet ve cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan (içinde bulunduğundan) Hilâfet makamı ilga olunmuştur."
Görüldüğü gibi burada Hilâfetin hakikatine "hükümet" ve "cumhuriyet" batılları karıştırılmış, böylece Hilâfet kavramı saptırılmış, yerine batıl kavramlardan olan "cumhuriyet" getirilmiştir.

     SON YILLARDA HİLÀFET KAVRAMINI SAPTIRMA  ÇALIŞMALARINA BİR KAÇ ÖRNEK

Batıl ehli şimdi de kendileri için büyük tehlike olarak gördükleri İslâm'ın hayata hakim olması ve Müslümanların tek vücut halinde birleşmelerini önlemek için Hilâfet kavramını iyice karıştırmak çalışmalarını halen sürdürüyorlar. Buna bir örnek: Son yıllarda Türkiye'de ortaya atılan "Osmanlı özlemi", "Osmanlı modeli" olarak lanse edilen Osmanlılardan birisinin halife yapılması fikridir. Şimdi bu konuda söylenenleri inceledikten sonra  HİLÀFET ve HALİFE kelimesine yüklenmek istenen manaya dikkati çekelim:
Haziran 1992'de R.P. İstanbul Milletvekili Hasan Mezarcı, yaptığı konuşmalarda ve basına verdiği demeçlerde şöyle ifadeler kullandı:
"İstanbul merkezli bir Hilâfet hükümetine geçilmeli ve İstanbul başşehir ilân edilmeli.. Hilâfet görevi ve yetkisi Meclisindir. Durum yeniden gözden geçirilmeli. Meclisin Hilâfetle ilgili görevini yapması lazım."
Türkiye gazetesinin en çok okunan yazarı emekli Albay Mustafa Necati Özfatura, 5 Ağustos 1992'de kendisine ait yazı köşesinde şunları yazıyordu:
"Hristiyan Batı ve Siyonizm şer ilişkisine karşı Türkiye, Osmanlının varisi olarak ezilen milletlere bir hami olarak bir alternatife bürünmezse, Türkiye Devleti'nin yıkılışını ve Sevr'in tatbikini önlemek belki de imkânsız hale gelir. Elbette devletin yıkılmasından değil, kendisini yenilemesi ve millete ters düşen taraflarını ıslah ederek devlet ile milletin bütünleşmesi ve Osmanlıyı 642 yıl ayakta tutan özelliklerinden istifade etmesinden yanayım."
Bu ve benzeri sözler, Türkiye'deki rejimin artık devrini tamamladığının, eskiyip pörsüdüğünün tartışılıp rejime yeni bir kılıf ve şekil arandığı günlerde sarf edilmektedir. Bu tartışmalar esnasında rejim için hazırlanan bir başka kılıf modeli de şöyle ifade edildi:
NET Holding Yönetim Kurulu Başkanı Besim Tibuk, 13-07-1992'de "Barometre" isimli bir dergide yayınlanan bir makalesinde ortaya koyduğu Hilâfetle ilgili önerisi hakkında; 27-07-1992 tarihinde Sabah gazetesinde yayınlanan röportajında muhabirin sorularına şöyle diyordu:
Soru :"-Geçenlerde yayınlanan makalenizde Hilâfetle ilgili öneriye nasıl bir tepki aldınız?"
"--Henüz tepki almadım. Biliyorum, beni dinlemeden fantazi diyecekler. Ama bir düşün; din faktörü dünyada gittikçe önem kazanıyor. İnsanların sığındığı tek şey din. Rusya'daki kiliseler dolup taşıyor. İslâm aleminin bir lidere ihtiyacı var. Bunu da en iyi Türkler yapabilir."
Soru :"-Sen, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir ferdinin bu liderliği üstlenmesini öneriyorsun."
"--Benim önerim şu: Osmanlı hanedanı mensuplarının aralarında seçilecek biri, İslâm aleminin lideri olmalı. Devlet ona bomboş duran saraylardan birisini, meselâ; Beylerbeyi sarayını tahsis etmeli. Bütün İslâm alemi öyle bir lideri bekliyor."
Soru :"-Hilâfetin geri gelmesi, bir çok dinî fanatiklerin besledikleri gizli emellere kavuşmasını sağlamaz mı?"
"--Bilâkis, gerçek dinciler, o yobazların sonunu getirir."
Soru :"-Hilâfetin, devlet işlerine karışmaması nasıl sağlanır?"
"--Sen Vatikan'ın hükümete karıştığını duydun mu? İstanbul Patrikhanesi'nin prestiji malum. Dünyadaki bütün Müslümanların İstanbul'daki halifesini ziyarete gelmesi, bizim için ne kadar önemli olur."
Son yıllarda Türk basınında hep böylesi yazılar; "2.Cumhuriyet tartışması" "Kemalizm’in sorgulanması" "Osmanlı özlemi", "Osmanlı modeli", "Hristiyanların bir lideri var, Müslümanların niçin bir lideri yok", “Başkanlık sistemi”, “Seküler Hilafet” gibi başlıklı yazılar çıkmaktadır.
Burada söz konusu olan yukarıda ismi geçen şahıslar değildir. Söz konusu olan "Osmanlı özlemi", "Osmanlı modeli", "Vatikan tipi Hilâfet", "İstanbul merkezli Hilâfet hükümeti", "Hilâfet görevi ve yetkisi Meclisindir" tabirleridir.
Böylesi terim ve ifadeler, hep zihinleri karıştırmak, bulandırmak, istekleri saptırmak maksatlıdır. Zira Müslüman halk, mevcut sistemin sunduğu sosyal hayatın pis çehresini ve kokusunu artık hissetmeye ve İslâm'ın hayatını özlemeye başladı. Ancak Müslüman halkların içinde bulundukları tağutî karanlık onlara İslâmî hayatın gerçeğini göstermemektedir. Onun için onlar, bu özlem ve isteklerini berrak bir şekilde ifade edememektedirler. İşte bu şaşkınlık anında batıl ehli onların bu arzularını böylesi ifadelerle saptırmaktadır.
"Osmanlı özlemi" diye bir şey yok. "İslâmî hayatı özlem" vardır. "Osmanlı modeli" diye bir şey yok. "İslâm sistemi Hilâfet" vardır. "Ruhanî-sembolik liderlik anlamlı bir hilâfet" yoktur. "İslâm Devleti anlamında Hilâfet" vardır. “Seküler Hilafet” yoktur, “İslam Şeriatının Hakim olduğu Raşidi Hilafet” vardır.
Diğer taraftan Kadir Mısıroğlu isimli yazar, 19 Mayıs 1993'de  "Geçmiş ve Geleceği ile Hilâfet" isminde bir kitap yayınladı. Bu kitabında, son yıllarda Türk basınından gündeme getirilen Hilâfet hakkındaki tartışmaları endişe ile takip ettiğini, birilerin bunu gündeme getirdiğini, bundan maksadın ise   "kabaran İslâmî gücü bir muvâza mantığına oturtarak nisbî bir sûrette tatmin etmek"   olduğunu bildiriyor.
Bir mason olduğu söylenen işadamı, Besim Tibuk tarafından ortaya atılan Hilâfet modelini şöyle eleştiriyor:
"1-"Kurulması düşünülen veya kurulmasına izin verilebilecek olan Hilâfet, aynen Vatikan gibi siyasî ve icraî selahiyet ve iktidardan mahrum olacaktır. Yani bu Hilâfet ahkâmı şeriyyeyi infaz etmeyecektir."
Böyle bir Hilâfetin Şerî şerife uygun olup olmadığını düşünen bile yok! Elbette. Çünkü bunların hiçbirisinin ölçüsü İslâm değil.!..
2-"Böyle bir Hilâfet İstanbul'a, İslâm Aleminden halifeyi görmek üzere pek çok turistin gelmesine sebep olacaktır."

Bu husus ise Hilâfeti bir ticarî metaa seviyesinde telâkki etmekten başka bir şey değildir. Demek ki düşünülen Hilâfet "turistlik bir Hilâfet' olacaktır.!..
Böyle bir Hilâfetin siyaset arenasında kime yarayacağı ve bundan da bu senaryoyu hazırlayanların kimler olduğu bellidir. Demek ki bazı güçler, Türkiye'nin arkasına saklanarak İslâm Alemini tek elden istismarın planlarını yapmaktadırlar.!... Tıpkı İslâmî fundamantalizme (şeriatçılığa) engel olmak için Rusya'dan kurtulan Müslümanlara karşı bize yüklenmek isteyen taşeronluk gibi.!..
Hepsi bu kadar mı? Hayır.!.. Bir de kabaran İslâmî gücü bir muvâza mantığına oturtarak nisbî bir surette tatmin etmek istiyorlar. Malum ya, bir barajda fazla su toplandığı zaman bendini tehdit ettiği için kapakları açıp bir miktar suyu akıtırlar.!..."(9)
Kadir Mısıroğlu; böyle dediği halde, bu şekilde eleştirdiği o sembolik-ruhanî Hilâfet fikrinin bayrağını eline tutuşturulan Besim Tibuk'un elinden aldı ve taşımaya koyuldu. Aynı kitabın son bölümünde "şahsî teklifimiz" başlığı altında şu teklifte bulunuyor:
""Hilâfetin Yeniden İhyası Üzerine Düşünceler" adıyla müstakil bir eser halinde yazmayı düşündüğümüz bu husustaki fikirlerimizi burada hülâsatan arz ederek esere nihayet veriyoruz:
Her on milyon nüfus için bir mürahhas seçilen İstanbul'da bir "Hilâfet Şûrası" teşkil edilmelidir. Merkez, daimilik sıfatı ile mutlaka İstanbul olmalıdır. Bu, tarihî zaruretlerin bir icabıdır. Diğer taraftan bu şûra mutlaka "Hilâfet şûrası" olarak adlandırılmalıdır. Federasyon v.s. gibi yeni mefhumlar ve Frenkçe kelimelerden ictinab edilmelidir. Bu da tarihî devamlılık şuurunun bir icabıdır.
Hilâfet şurasına gönderilecek murahhaslar dini, siyasî ve ictimaî maslahata bihakkın vakıf, ahlâk ve istikamet sahibi kimseler arasından hususî bir usulle ve kendisini gönderecek devletçe seçilmelidir. Bunlar muvakkaten değil, kayd-ı hayat ile bu vazifeyi deruhte etmelidirler.
Hilâfet şûrası'na murahhas gönderen bir devlet bununla iki hususta bir taahhüd ve takayyid altına girmeyi kabul etmiş olacaktır. Bunlar:
1-Şeriata aykırı kanun çıkarmamak. Böyle olduğu halde şayet çıkarsa, Hilâfet şûrası'nın bu kanunu iptal etme selâhiyetini tanımak.
2-Hilâfet Şûrası'nın alacağı kararlara harfiyyen uymak.
Bu iki taahhüdden sonra kendi devletinin dahili nizamında serbest olduğu gibi milletler arası şahsiyetini de devam ettirir. Bunun manası, millî iradenin, ilâhî irade ile tahdid edilmesi ve bu tahdidin Hilâfet Şûrası'nca kontrolünün gerçekleşmesidir.
Hilâfet Şûrası'nın fahrî başkanı Àl-i Resul'den biridir. Onun seçilişi şûraca gerçekleştirilir. Osmanlı zamanındaki "Nakibül-eşraf"ın gördüğü işleri ifâdan başka bir de "Sure Emirliği" ve "Hacc Emirliği" yapar. Şûra'nın icrâî başkanı halife sıfatı ile Àl-i Osman arasından yine şûraca seçilir. Ekber ve erşed evlâd kaidesi mevzuubahis değildir. Ancak kırk yaşını ikmal etmiş olması şarttır. Seçimi kayd-ı hayat iledir. Bu seçimde Hanedan mensubu erkekler de şûra'daki murahhaslar gibi rey sahibidirler. Gerek Àl-i Osman ve gerekse Àl-i Resul'ün idaresi birer hususî nizamnâmeye bağlanır. Àl-i Resul'ün idaresi nâkibul-eşraf'a, Àl-i Osman'ınki ise Halife'ye aittir.
Şûra, Halife ile birlikte yine Àl-i Osman'dan bir veliahd seçer. Halifenin vefatı halinde bu veliahd, aynı gün Halife ilân edilip bilâhare yeni bir veliahd seçilir. Halife sıfatına haiz olacak şahsın Àl-i Osman'dan seçilmesi tarihî bir zarurettir. Zira en az itiraza uğramak ihtimali olan onlardır.
Hilâfet Şûrası'nın ittifakı, Halifeyi kararlarında bağlayıcıdır. İttifak olmaksızın son söz Halife'ye aittir.
Gerek Halife ve gerekse murahhasların tayin ve belli sebeplerle azilleri gibi hususlar, önceden bir nizamname ile tespit olunur.
Şûra'ya katılmayan devletler için bir on milyon nüfusa mukabil bir koltuk boşalarak bekletilir.
İşte Şûra'ya dayalı yeni bir Hilâfetin temel esasları hülâsatan bence bunlar olmalıdır."(10)
Şimdi bu teklifin sahibine buradan soruyoruz:
1-Bu görüş ve tekliflerin şerî şerife uygun olup olmadığını siz hiç düşündünüz mü? Bunları ileri sürerken İslâm'ı ölçü olarak aldınız mı? Eğer İslâm'ı ölçü olarak almışsanız, aklı ve tarihi değil şerî delilleri ortaya koymanız gerekirdi. Şerî delile dayanmaksızın İslâm adına ortaya konulan bütün fikir, teklif ve nizamların bid'at olduğunu ve her bid'ata karşı da Müslümanın tavrının red olması gerektiğini bilmiyor musunuz? Zira Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem'in şöyle dediğini hiç okumadınız mı?
أمَّا بَعْدُ فَإِنَّ خَيْرَ الْحَدِيثِ كِتَابُ اللَّهِ وَخَيْرُ الْهُدَى هُدَى مُحَمَّدٍ وَشَرُّ الأُمُورِ مُحْدَثَاتُهَا وَكُلُّ بِدْعَة ضَلالَة  
 “Sözün hayırlısı Allah’ın Kitabı’dır. Hidayetin /Anayolun hayırlısı Muhammed’in hidayetidir / yoludur. İşlerin şerlisi, (Din adına) sonradan ortaya çıkartılanlardır. Her bidat dalalettir.”(Müslim;1435)
وَكُلُّ مُحْدَثَةٍ بِدْعَةٌ وَكُلُّ بِدْعَةٍ ضَلالَةٌ وَكُلُّ ضَلالَةٍ فِي النَّارِ
 “(Din adına)Her ihdas edilen / sonradan ortaya konulan bidattır. Her bidat dalâlettir. Her dalalet ateştedir.”  (Sünen Nesâi;1560)
وَمَنْ عَمِلَ عَمَلا لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُوَ رَدٌّ
 “Kim bizim emrimize / risaletimizedayanmayan bir iş yaparsa, o red olunur.” (Buhari)
مَنْ أَحْدَثَ فِي أَمْرِنَا هَذَا مَا لَيْسَ فِيهِ فَهُوَ رَدٌّ
“Kim bizim bu (risalet) işimizde olmayan bir şeyi ihdas ederse / sonradan ortaya koyarsa, o red olunur.” (Buhari; 2499)
2-Sizi büyük tenakuzlar içine iten sebeb nedir? Bu tenakuzlarınıza iki misal:
a-)  "1926 yılında Câmiul-Ezher alimleri, Kahire'de bir Hilâfet Konferansı toplamak teşebbüsünde bulundular. İngiliz güdümündeki bu konferansın gerçek gayesi -hiç şüphesiz- Hilâfet'in ihyası değildi. Bilâkis, onun ilgasından doğan boşluğun bir gün İngilizleri rahatsız edebilecek bir tarzda doldurulması yolunu tıkamak ve belki biraz da nabız yoklamaktı." "Bu konferansa İslâm ülkelerinden İngiliz dostluğu ile meşhur olmuş bulunan kimseler çağrılmıştı. Bunlardan birisi olan Hindli İnayetullah Han, şahıs Hilâfeti olamıyacağını artık olsa olsa "kavimler Hilâfeti" (ne demekse !) olabileceğini iddia etmiştir"diyor ve vermiş olduğunuz dip notta ise 25 Mayıs 1926 tarihli Vakit Gazetesinde şu haberin verildiğini bildiriyorsunuz:
"..İngiliz memurlarından olduğu söylenen bu zat konferansta Hilâfet meselesinin te'hiri, fakat daimî bir Hilâfet Heyeti'nin teşkili, bu heyeti yaşatacak ve faaliyetini idâme ettirecek malî bir müessesenin meydana getirilmesi için pek İngilizce fikirler ortaya attıktan sonra, Hilâfet'in bir kişiye tefvizini emr eden bir dinî delil bulunmadığını, Hilâfet'in "Hilâfet-i Akvam" olduğunu beyan etmiştir."(11)
Şimdi soruyoruz: Bu İngiliz güdümlü konferansta İngiliz memuru olan İnayetullah Han'ın, "bir daimi Hilâfet Heyeti'nin teşkili" teklifi ile sizin "bir daimi Hilâfet Şûrası'nın teşkili" teklifiniz arasındaki fark sadece "heyet" ve "şûra" kelimeleri değil midir?
b-)"Netice olarak 13 Mayıs 1926'da Kahire'de toplanan bu İngiliz güdümlü Hilâfet Kongresi şimdilik "şerî şartlara haiz bir Hilâfet'in vücuda getirilemiyeceği" kararına varmıştır. Demek ki, Hilâfet'i ihya için değil, ihya edilemiyeceğini ortaya koymak için toplanmıştır.!.. Ayrıca İslâm umumî efkârını takip (.!.) için her yıl bir Müslüman ülkede "İslâm Konferansı" adıyla toplantılar tertip edilmesi de alınan kararlar arasındadır"(12)
diyorsunuz. Ve kitabın ileri sayfalarında bu "İslâm Konferansı" fikrini tasvip ediyorsunuz. Bu fikrî değil de onun başarısızlığını şöyle eleştiriyorsunuz:
"İslâm Konferansı Teşkilatının gayesi, İslâm ülkeleri arasında siyasî tesânüdü sağlamak ve iktisadî, kültürel (harsî) işbirliğini gerçekleştirmektir. Bu haliyle o, Hilâfetten beklenen vazifenin bir kısmını deruhte etmeye çalışmaktır. Ancak bu nisbî vazifenin de henüz hakkıyla ifa edilmekte olduğunu söylemek mümkün değildir..."(13)
Biz Müslümanların işi, Hilâfetin boşalan yerini doldurmak için sömürgeci kâfirlerin ortaya attıkları fikirleri hayata geçirmek mi olmalıdır? Yoksa şerî şerifle tarifi, tanımı yapılmış, Resulullah'ın ve sahabelerin uygulamış olduğu, Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem'in de müjdelediği nübüvvet metodu üzerindeki Raşidî Hilâfeti ikâme etmek için ciddî ve  ihlasla şerî şerife uygun bir biçimde çalışmak mı olmalıdır?..
c-)Ayrıca diyorsunuz ki : "Doğru olan şudur ki, ne saltanat ve ne de diğer bir sistem; ne emredilmiş ne de nehyedilmiştir. Şekil, maslahata havâle olunup, ruh tayin edilmiştir." (14)
Bu, büyük bir iddiadır. Şerî dayanağınız elbette ki yoktur. Aklî tevilleri şerî dayanak olarak ileri sürmektesiniz. Yani Allah, bu dini yöntemsiz ve keyfiyetsiz mi göndermiştir? Namazı emr etmiş de onun eda şeklini göndermemiş midir?
Allah ikmale erdirdiğini, tamamladığını bildirdiği bu aziz dinini fikir ve yöntem bütünlüğü içinde göndermiştir. Bunu da şu şekilde teyid etmiştir:
لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ شِرْعَةً وَمِنْهَاجًا
"Her birinize (her bir ümmete)bir şeriat ve metod verdik." (Maide: 48)
Allah, Müslümanlara Allah'ın indirdiğinin yani Şeriatının hakim olmasını Resulullah'ın şahsında emretmiştir..
وَأَنْ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللَّهُ إِلَيْكَ
"Aralarında Allah'ın indirdiği ile (Şeriatı ile)hükmet ve onların arzularına uyma. Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın..." (Maide: 49)
Allah'ın indirdiği Şeriatın hayata hakim olmasının şeklini yani yönetim nizamı ve şeklinin ne olduğunu da, Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem’in uygulaması ile belirlenmiştir. Bu da sahih rivayetler ile ve sahabelerin icmaı ile tespit edilmiştir. Bu husus ne maslahata ne de insanların hevalarına terk edilmemiştir. İnsan için tuvalete giriş ve çıkış şeklini bile tayin eden bir din, yüzlerce ahkâmının kendisine bağlı olduğu yönetim nizamı ve şeklini ihmal mı etmiştir? Yoksa Resulullah'ın uygulaması hiçe mi sayılmaktadır? Niçin Resulullah'ın kıldığı gibi namaz kılınıyor da onun uyguladığı yönetim nizamı olduğu gibi alınmıyor? Niçin bu hususta zaman ve şartlara göre çeşitli ve yeni modeller üretilmeye, türetilmeye kalkışılıyor?

     T.C. DEVLETİNİN “SEKÜLER HİLAFET” PROJESİ
11 Mart 2014 yılında  son halife Abdulmecid Efendi’nin ikamet ettiği İsviçre’nin Territet diye bilinen bir kasabada uluslararası bir hilafet konferansı düzenlemeyi planladığını, tüm temasları yapıp hazırlıkları tamamladığını açıklayan fakat 18 Kasım 2013’te vefat eden Dr Aytunç Altındal sık sık seküler hilafet projesini “Atatürk’ün Vasiyeti” söylemine atıfta bulunarak seslendirmiştir. 29 Ağustos 2013 de kendisiyle yapılan bir röportajda şöyle demiştir:
“Vasiyetten dediğiniz gibi hilafet çıkarsa, laiklik elden gider mi?
  -Bazı düşüncelerin tam aksine hilafet sayesinde Türkiye’de sekülerleşme güçlenir. Ben Fransız - Jacoben Laisizmi’nin değil, Anglo - Saxon Sekülarizmi’nin öncelikle incelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Kısacası devlet laisizmi dediğim Fransız modeli Laisizmi değil, daha civic (yurttaşlarla ilgili) olan diğer modelin geçerli olduğuna inanıyorum.”
Bir haber de şöyle geçmiştir:
Atatürk'ün gizli vasiyetiyle ilgili bomba iddia
ATATÜRK'ÜN GİZLİ VASİYETİNDE HİLAFET PROJESİ Mİ VAR?
Atatürk'ün Türkiye'nin geleceğine yönelik siyasi öngörülerini ve tavsiyelerini içeren notlarının üzerindeki gizlilik 2013 yılının Kasım ayında kalkacak. Konu üzerine uzun yıllardır araştırma yapan Aytunç Altındal A Haber'de Jurnal yayınına katılarak, vasiyetin açıklandığı gün yer yerinden oynayacak yorumunu yaparak Atatürk'ün vasiyetinde Türkiye için bir hilafet projesi önerdiğini söyledi.
"1958'TE HİLAFETE İLİŞKİN VASİYET OLDUĞU KONUŞULMAYA BAŞLANDI"
Atatürk'ün gizli vasiyetini 12 Eylül'den sonra Kasım ya da Aralık ayında yazdığım bir yazıda dile getirmiştim. Kastedilen Atatürk'ün siyasi vasiyetidir. Atatürk'ün şuna beş lira verin şuna on lira verin vasiyetinden bahsetmiyorum. Evrak-ı Mahsusası'ndan bahsediyorum. Cumhuriyet devletinin geleceğiyle ilgili neler yapılması gerektiği konusundaki görüşlerini not ettiği vasiyetinden bahsediyorum. 1958'den itibaren bilinen bir olay. 1958'de Rahmetli Adnan Menderes, eğer isterseniz hilafeti de getirebiliriz dedi. 27 Mayıs'a giden darbede en büyük etkenlerden biri de Rahmetli Menderes'in bu açıklamasıydı. Menderes Türkiye'de laiklik konusundaki yasalarda değişiklikler yapmayı planlıyordu. 1958'de başlayan 1961'de de dile getirilen bir olaydır.
"ATATÜRK'ÜN VASİYETİNDE HİLAFET YÖNÜNDE PROJESİ VAR"
“Bunu ben keşfetmedim. Vahiy yoluyla gelmedi bana. 1960'larda bu çok konuşulan bir konuydu. 1963'te ben bir yazar adayı olarak Doğan Avcıoğlu grubu içinde bu olaylar çok konuşulan olaylardı, biliniyordu. Öyle bir tasavvuru olduğu, Kemal Paşa'nın böyle yeniden bir hilafet kurulabilir yönünde tasavvuru olduğu yönünde konuşmalar oluyordu. 1924'te Türkiye'de hem cumhuriyet hem hilafet var. Atatürk'ün konuşmada saltanata hayır ancak hilafeti korumalıyız diyor. Hilafeti öven yazısı var. Ben bu yazıyı çevirterek 1980'de yayınladım ve dedim ki Kemal Paşa'nın Nutuk'ta da belirtilen hilafet yönünde bir projesi var.”
"HİLAFET MUSTAFA KEMAL'İN ÖNGÖRDÜĞÜ ŞEKİLDE KURULURSA TÜRKİYE BM'DE 6. DAİMİ ÜYE OLABİLİR"
“Bu proje babadan oğula intikal eden bir hilafet olamaz diyor ve ekliyor, bugün dünyada üç Müslüman ülke var, Afganistan, Türkiye, İran. İleride bunların sayısı artarsa kendi aralarında şura oluştururlar ve beş ülkeyi daimi yönetici olarak seçer ve bunların meclisleri rotasyon usulüyle hilafet makamını temsil eder diyor. Bunlar Nutuk'ta var. Şahsa yönelik değil. Ben bunu 2009 ve 2006'da 10 Kasım'dan önce Türkiye'ye gelen İngiliz istihbaratçılar bu yönde açıklamalar yapınca ben de dile getirdim.”
“Bu yıl gizlilik kalkıyor, Atatürk'ün ölümünün 50. Yılında 25 yıl daha gizlilik kararı alınmış ve bu yıl kaldırılıyor... Kenan Evren emriyle 88'de 25 yıl daha yasaklanması kararı çıktı. 8- 10 ay sonra 10 Kasım'dan sonra bu mühür açılacak. O zaman da yer yerinden oynar. Türkiye kendi ayakları üzerinde durmayı öğreniyor. Türkiye'nin yapması gereken daha büyük işler var. Dünya çapında yapması gereken işler var. Bunların arasında İslam âleminde, Sünni İslam'da liderlik Türkiye'dedir. Deniyor ki bana hilafet kaldırıldı, hilafet kaldırılmış değil, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda Cumhuriyet Meclisi'nde Abdulmecit Efendi halife olmuş, sonra unvan yine meclis kararı ile kaldırılmış. Kaldırılan Halifelik unvanı, bu bir. İkincisi ilga edildi diyorlar, ilga edilen şerî makamıdır. Şeriat ile yönetim ilga edilmiştir. Halifelik alınmış ancak hilafet olduğu yerde duruyor. Hilafeti başka bir kişiye devretmeniz gerekiyor. Bu biat törenine 2000 ulemanın gelmesi gerekiyor, elinizdeki kutsal emanetlerin de verilmesi gerekiyor. Ortada halife yok. Tüm kutsal emanetler Türkiye'de. Hilafet de TBMM şahsında mündemiç duruyor. Olay bu.
“Türkiye daha farklı olaylara hazır hale geliyor. Gelmek zorunda. Hazır olmazsa Türkiye dağılır. Dünya siyaseti belirleyen arasına katılmak. Türkiye'nin hakkıdır. Türkiye dünyada siyasetin belirlendiği siyaset arenasında dünyadaki siyaseti belirleyen güçlerden biri olmak zorundadır. BM'de 5 daimi üye var Türkiye niye olmasın, orada Müslümanlar yok. Hilafet Mustafa Kemal'in öngördüğü şekilde kurulursa Türkiye BM'de 6. Daimi üye olabilir.”(15)
  Ayrıca laik gazeteci yazar Serdar Turgut da 25 Şubat 2011 deki “Atatürk'ün gizli vasiyeti ve AKP'nin tarihi misyonu”  başlıklı yazısında şöyle diyordu:
“GELECEĞİMİZİ ilgilendiren bir başlıkta AKP ve ATATÜRK'ün bir arada kullanılması belki çoğunuza tuhaf gelecektir ama gelmesin.
İkisinin arasında böylesine bir tarihi çalışma var ve üstelik bu, bugün Ortadoğu'da birçok ülkede yaşanan olayları da açıklama gücüne sahip.
Her şey uzun zamandır TBMM'nin bir kabul odasında halifeliğin yeniden resmen aktive olacağı günün bekletilmesiyle alakalı.
HALİFELİK KALDIRILMADI Kİ!
Birçoğumuz Türkiye'de Cumhuriyet'in ilan edilmesiyle birlikte halifeliğin kaldırıldığını sanırız. Ama halifelik hiçbir zaman kaldırılmadı. Sadece aktif bir kurum olarak çalışmaları askıya alındı. Bununla ilgili belgeler, yapılan açıklamalar var. Bunları değerli araştırmacı Aytunç Altındal geçtiğimiz hafta "Öteki Gündem" programımızda açıkladı. Atatürk'ün de bu konuda net açıklamaları bulunuyor.
Yani, "AKP iktidarı halifeliği tekrar getirecek" deniliyor ya, aslında hiçbir şey yapmasına gerek yok. Halifelik zaten var, sadece aktive edilmesi yetecek.
Peki ben, halifeliğin bekleme odası olarak neden TBMM'yi özellikle işaret ediyorum.
ATATÜRK'ÜN VASİYETİ
Çünkü Atatürk böyle olmasını istemişti de ondan.
Halifeliği kaldırmayan Atatürk, bu kuruma ileride modern Cumhuriyet geliştikten sonra çok ihtiyaç duyulacağını düşünüyordu.
O günlerde sadece 3 Müslüman ülkesinin var olduğuna dikkat çeken Atatürk, ileride bu sayının 30 ya da 40 olabileceğini ve bütün bunların ortak bir amaç doğrultusunda koordine edilebilmeleri için bir halifeliğin olması gerekeceğini düşünüyordu.
NEDEN GİZLENİYOR?
Atatürk'ün bu düşüncelerini, şimdiye kadar gizlenen 400 sayfalık vasiyetinde de açtığı düşünülüyor. Bu vasiyeti okuduğunu söyleyen Kenan Evren, eski bir tartışma programında Aytunç Altındal'a "Vasiyette Atatürk'ün yabancı bir kadın gazeteciyle olan ilişkisinin anlatıldığını, onun için gizli tutulduğunu" söylemiş. Bunun üzerine Aytuç Altındal, böyle bir gerekçenin olamayacağını, bir kadınla ilişkinin 400 sayfa anlatılamayacağını, Kama Sutra'nın bile sadece 90 sayfa olduğunu söylemiş. Bence de halifelik hakkındaki kritik görüş ve gelecek planları var o gizlenen vasiyette.
Peki Atatürk, halifeliğe modern Cumhuriyet'in geleceğinde nasıl bir rol düşünüyordu?
SEKÜLER HALİFELİK
Atatürk'ün hayal ettiği halifelik, modern dünyada seküler bir kurum olacaktı ve Arap ülkeleri üzerinde seküler bir ideolojiyle otorite sağlayacaktı.
Bu da bizi, bugün Arap ülkelerinde yaşanmakta olan olayların temelindeki nedene getiriyor.
Amerika, Türkiye'nin elinde bulunan bu gizli halifelik silahının farkında ve bunu Türkiye ile birlikte ortak hareket edip Müslüman ülkelere yön vermekte kullanabileceğini düşünüyor.
ASIL BOP BU
Bu bir büyük plan ve asıl büyük Ortadoğu planı da bundan ibaret. Dünyada ABD'nin kendisine rakip olabilecek Türkiye gibi bir ortak yaratmasını da içeren bu planın gerçekleştirilmesi, Türkiye'de bekletilen halifeliğin tekrar aktive edilmesi ve Türkiye'nin buna tam işlev verebilmesi için laik bir düzenden bir seküler düzene geçmesi ve Ortadoğu ülkelerinin de seküler olmaları gerekiyor. Dikkat edin, bugün devrilen diktatörlerin hepsi laik diktatörlerdi; bunun yerine seküler anlayışların gelmesi kuvvetle muhtemel ve bunlar ileride Türkiye merkezli bir seküler halifenin otoritesini daha rahat kabul edebilecekler.
2023'TE EMPERYAL TÜRKİYE
Benim tahminim, bu ülke 2023 yılına denk gelecek şekilde halifeliği tekrar aktif hale getirir. Bu AKP'nin üzerinde fazla düşünmeden üstlendiği bir tarihi misyon; yani bir anlamda AKP, akmakta olan büyük tarih ırmağına sadece sağlam bir gemiyle binmiş durumda. Bu komplike planın detayları AKP tarafından düşünülmedibu plan AKP'nin kucağına bırakıldı bir anlamda. AKP tarihi misyonun bir becerikli taşıyıcısı sadece.
Türkiye bir din devleti olmuyor, olamaz da; çünkü ona seküler bir emperyal ülke olmak misyonunu tarih yüklemiş durumda. Ortadoğu ülkeleri de şimdiki karışıklıklardan çıkınca bu gerçeği görecekler. Canlanan Osmanlı İmparatorluğu değil ama bir seküler emperyal fikrin canlanmasına şahit olmaktayız.”(16)
Nokta Dergisi, 26 Haziran 2005’de şu haberi verdi:
İngiliz diplomata dikkat
“6 Kasım 2004'te İngiltere Dışişleri Bakanlığından ve istihbaratından üst düzey bir diplomat Türkiye'ye sürpriz bir ziyaret yaptı, bazı temaslarda bulundu, Abdullah Gül' le de görüştü ve bir açıklama yaptı: 'İslam aleminin artık bir halifeye ihtiyacı vardır ve Türkiye de buna öncelik etmelidir.' dedi.
10 Kasım 2004 te, 4 gün sonra ben de bunu Akşam Gazetesi'nde “Atatürk'ün vasiyeti içinde bir hilafet projesi var mıydı” şeklinde anlattım. Mustafa Kemal Paşa'nın genç Türkiye Cumhuriyeti ile ilgili tasavvurları var; bunlar Ziraat Bankası'nda bir kasada saklanıyordu. Kasım 2004'te sorduğum zaman Evren'in cevabı şu oldu: “Öyle bir gizli vasiyet yok; fakat belgeler var, ben bu belgeleri okudum, yayımlanması gerekenler yayımlandı, olmayanlar kaldırıldı. Öyle mühim bir şey yok, Mustafa Kemel Paşa Fransız bir gazeteci ile bir gece geçirmiş, onları yazmış.” SKY TV'de kendisine cevaben “sayın Evren o kadar belge okumuş, aklında kala kala sadece bu kalmış, şaşırmadım, kendisi de çıplak kadın meraklısı bir ressam oldu başımıza” dedim.
Sonra Emin Şirin konuyu Meclis'e getirdi, Adalet Bakanı Cemil Çiçek yazılı olarak cevapladı. Bakan “Bu belgeler 1934 yılında askeri arşive ve Milli Eğitim Bakanlığı'na usulüne uygun olarak devredilmiştir” diyor. Ben bu belgelerin usulüne uygun olarak devredilip devredilmediğini sormuyorum; bu belgeler niye açıklanmıyor diye soruyorum. Dolayısıyla soru “O belgelerde ne var?” Diyorlar ki “Belgelerin üzerinde 50 yıllık yasak yok, askere devredilmiş bilgilerin açıklanması gerekir, Bakan bilgilerin usulüne uygun olarak devredildiği konusunda bilgi veriyor, belgelerin ne olduğu konusunda bilgi vermiyor. Muhtemeldir ki bu bilgiler Ziraat Bankası kasasında saklıdır; bu belgeler açıklansın. Bu çok önemli neden önemli?
ABD ve İngiltere'nin hilafet projesi engellenmeli
Çünkü ABD'nin ve İngiltere'nin bir hilafet projesi var ve şu anda da Türkiye'de kendisinin halife olabileceği düşüncesinde insanlar var, bir tanesi de Amerika'da bunların... Mustafa Kemal Paşa'nın Nutuk'ta da yer alan bir tasavvuru var. Diyor ki “Günümüzde (1920'lerden söz ediyor) 3 tane Müslüman ülke var, Türkiye, İran ve Afganistan... İleride bu sayı 45-50'ye çıkar, o zaman Müslüman devletler bir araya gelirler ve 5 devletten oluşan bir dış konsey kurarlar ve bu konsey büyük millet meclisleri aracılığıyla, rotasyon usulüyle hilafeti temsil eder” projesi bu... Bugün ABD de diyor ki “Hilafet devletler nezdinde olursa İslam ülkeleri güçlenir, bir şahsı halife etmekle bunu yürütmek lazım.” İngiltere'nin de isteği bu...
Adamlarından birini halife diye yutturabilirlerse onunla anlaşarak işleri götürecekler. Halbuki  İslam ülkeleri birliğinin dış konseyi olursa götüremeyecekler. Mesele burada. Ben bir şahsa binaen hilafet kurulmasına karşıyım; zaten cumhuriyet ilan edilmeniz için saltanatı kaldırmanız lazım.
Cumhuriyet saltanatın alternatifidir. Ama hilafet başka bir olay...  Zaten Mustafa Kemal Paşa da 1922 yılının Kasım ayında Meclis'te yaptığı saltanat ve hilafet konulu konuşmasında saltanatı eleştiriyor, hilafeti övüyor. Bunun belgelerini 1981'de eski Türkçe olarak yayımladım. ABD'nin büyük Ortadoğu projesinde bir yandan Fener Patriği'nin ekümenik yapılması var; bir yandan da Türkiye'nin hilafeti ve halife olarak kendi adamlarını getirme konusu var.
 “Ekümenik olursa birileri de halifelik ister
Avrupa birliği hayali bitti, o iş yattı. Yıllardır bunu hiç olmayacağını, hatta imtiyazlı ortaklık bile verilmeyeceğini anlatıyorum. Türkiye'nin yeni birlikteliklere ihtiyacı var. Bu noktada Mustafa Kemal Paşa'nın tezi tartışılır; beğenilir beğenilmez kurulmuş bir G8 var. AB hayali yerine G8 ve İslam kalkınma Örgütü'nün de başkanlığında yeni arayışlara gidilebilir.
Belgelerin açıklanmasını, hilafet konusunun da Mustafa Kemal Paşa'nın çizdiği Şekilde tartışılmasını ve ABD ve İngiltere'ye de şahıs bazında bir hilafet kurdurma imkanının ortadan kaldırılmasını istiyorum. Ekümenliğe karşı çıkışımın da nedeni bu... Çünkü ‘eğer papaz ekümenik oluyorsa, ben de halife olurum' diyecekler bulunur.”
Bir haber de şöyle geçti:
“ Türkiye'de başkanlık sistemi tartışmaları sürerken şimdi de 'hilafet' konusu gündeme geldi. UNESCO Kültürel Diplomasi Kürsü Başkanı ve İstanbul Aydın Üniversitesi Garbiyat Batı Araştırmaları Merkezi Müdürü Dr. Selin Şenocak, 'Hilafet Kurumu yeniden düşünülüp seküler bir şekilde uygulamaya konmalıdır' dedi.
"Bölgede Dini Cereyanlar Çalıştayı’nda" Hilafetin yeniden gündeme gelmesini ve Türkiye’nin tüm İslam Devletleri’nin başına geçmesi gerektiğini öne süren UNESCO Kültürel Diplomasi Kürsü Başkanı ve İstanbul Aydın Üniversitesi Garbiyat Batı Araştırmaları Merkezi Müdürü Dr. Selin Şenocak konuya ilişkin şu açıklamalarda bulundu:
"Birleşmiş Milletlerde(BM) 192 tane ülke var. Bu 192 ülkenin 71’i Müslüman. BM’de bu 71 Müslüman ülkeyi temsil edecek herhangi bir Müslüman ülke bulunmuyor. Güvenlik Konseyi’nde 5 ülke var. Bu 5 ülke Müslüman değil. Avrupa’da ve dünyada Müslümanlar katledildiği zaman haklarını koruyabilecek herhangi bir ülke BM’de söz sahibi değil. Durum böyle olunca BM’de bizi temsil edecek bir siyasi teşkilatın oluşması gerekiyor. Ben bu ortamda ‘İttihadı İslam Teşkilatı’nın’ kurulması gerektiğini akademik çalışmalarım ve yayınlarımda savunuyorum. İslamiyete karşı bu kadar çok olay ve Müslümanlara karşı bu kadar çok şiddetin olduğu bir ortamda Müslüman ülkeleri arasında onların haklarını koruyabilecek, onları temsil edecek siyasi birlik oluşması gerekiyor."
"HİLAFET YENİDEN GÜNDEME GELMELİDİR"
Hilafetin yeniden gündeme gelmesi gerektiğini öne süren Dr. Selin Şenocak;  "Hilafet yeniden gündeme gelmelidir. Bu Türkiye’nin önderliğinde yapılmalıdır. İttihadı İslam Teşkilatı çerçevesinde Müslüman ülkelerin bir araya geldiği yani Müslüman ülkelerinin işbirliği içerisinde kendilerine karşı yöneltilen tehditlere karşı haklarının korunduğu, içerideki çarpık yapılaşmayı düzene sokacak bir teşkilat lazım. Bunun da başını Türkiye çekebilir. Şu anda Müslüman ülkeleri birlik oluşturmadıkları için oluşturulan birlikler sadece kültürel ve ekonomik boyutta olduğundan bizler siyasi açıdan çok zor duruma düşüyoruz. Müslümanlar mağdurken ve Müslümanlara karşı bu kadar çok katliam yapılırken biz dünya basınında suçlu duruma düşüyoruz. Bunun düşünülüp gündeme gelmesi gerekiyor" diye konuştu. (17)

 TAŞERON - ŞEKLÎ HİLAFET
 “Hilafeti IŞİD Türkiye için mi ilan etti?” başlıklı yazıda şunlar dile getirilmiştir:
“Petrol savaşlarının gölgesinde Irak-Türkiye ilişkilerini yeniden okuyorum. Gördüğüm o ki tarih tekerrür ediyor ama bu sefer Türkiye’nin lehine. İttihatçı Cahit Bey’in Gülbenkyanla işbirliğinin sonunda elimizde çıkan Musul ve Kerkük, yeniden Misak-ı Milli sınırlarımıza dâhil olabilir. Irak’ın toprak bütünlüğünü paramparça eden IŞİD, Lozan Antlaşması sonrasında Osmanlı hanedanından alınan, mana ve mefhum olarak TBMM’nin ya da Cumhuriyetin şahsı manevisinde mündemiç olduğu bir kanunla sabit olan Hilafeti yeniden güncelledi.
Bugün Ak Parti’nin Cumhurbaşkanı adayı açıklanacak. Adayın Başbakan Recep Tayyip Erdoğan olduğuna dair kimsenin şüphesi yok. İngiliz Times gazetesi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın olası cumhurbaşkanlığı adaylığı ile tabanını genişletmeyi ve parti içindeki rakiplerini marjinalize etmek istediğini yazıyor. Ama yazmadıkları bir şey var. Aslında Türkiye Cumhurbaşkanı değil devlet başkanını seçiyor. Geleceğin halifesini seçiyor. Merak etmeyin aklım başımda, rüya falan görmüyorum, yazdıklarım da bilinçaltı sayıklamalarım değil. Allah’ın işine bakın ki bir zamanlar Halifeliğin kaldırılması için Türkiye’ye baskı yapanlar, IŞİD sonrası Türkiye’ye ne olur halifeliği ihya edin diyecekler.
Hadi kimsenin iki dudağının ucuna kadar gelip te söyleyemediğini ben ifade edeyim. Bölgedeki gelişmelere bakıldığında Türkiye’nin iki seçeneği var. Birinci seçenek kuvvetler ayrılığı ve laiklik ilkesi göz önünde bulundurularak eski hamam eski tas usulü devam edilmesi. İkinci tercih ise TBMM’nin ya da Cumhuriyetin şahsı manevisinde mündemiç olan Hilafet makamının, IŞİD’e kaptırılmaması için Cumhurbaşkanlığına seçilenin aynı anda Halifelik şartlarını da ikame etmesi.
Konjukturel bir durumla karşı karşıyayız. Kutsal Emanetlerin Türkiye’de olması çok önemli. IŞİD’in bayrağında yer alan Hz Peygamber’in mührü de İstanbul’da kesintisiz Kur’an tilavet edilen Topkapı Sarayında Kutsal Emanetler dairesinde muhafaza ediliyor. Son Halife’nin Türk olması, günümüz halifesinin de Türkiye’den olabileceğini ortaya koyuyor.
Hilafetin Kureşliliği meselesini ısıtıp yeniden ortadan atanlar İngiliz ajanı oryantalist ilahiyatçılar değil mi? Prof. Dr. Mehmet Said Hatipoğlu’nun ‘İslam'da İlk Siyasi Kavmiyetçilik’ olarak nitelediği bu akım günümüzde Suudilerin ekmeğine yağ sürecektir. Suudilerinde kimin ekmeğine yağ sürdüğü zaten biliniyor.
Şerif Hüseyin’in hem Vahdettin’i hem de Abdülmecid Efendiyi Arabistan’a davet ederek ve binlerce altın vaad ederek Halifelik makamını kendisine bırakmaları konusundaki tekliflerini geri çeviren her iki ismin ne kadar isabetli karar verdikleri bugün daha iyi anlaşılıyor. İngiliz destekli Mısır’da toplanmak istenen Hilafet Kongrelerine en büyük tepkiyi Türkiye Cumhuriyeti devletinin gösterdiğini unutmamak lazım.

Avrupa ve İngiltere basınında IŞİD'in (Irak Şam İslam Devleti) halifeliği ilanı önemli yer tutuyor. Guardian'ın Orta Doğu editörü Ian Black, halifelik ilanının dini anlamda değil politik anlamda bir açıklama olarak görüleceğini söylüyor. Independent'in Bağdat'ta bulunan Orta Doğu muhabiri Patrick Cockburn, halifeliğin ilanıyla birlikte Irak'ta IŞİD'le hareket eden Sünni grupların işlerinin zorlaştığı görüşünde.
Cockburn'e göre bu grupların, halifeliği ilan eden, Allah ve tarihin kendi yanında olduğunu söyleyen IŞİD lideri Ebubekir El Bağdadi'den kurtulmaları çok zor ve tehlikeli olacak. Daily Telegraph'ın görüş sayfasında Shasank Joshi imzasıyla yayınlanan analizde ise El Bağdadi'nin devletini ilan etmiş olsa da ilan ettiği devletin düşmanlar tarafından sarıldığını ve işinin çok güç olduğunu yazıyor.
Hilafet açıklaması IŞİD'in sözcüsü Ebu Muhammed El Adnani tarafından yapıldı. Örgütün hilafet devleti kurduğu, Ebu Bekir El Bağdadi'nin halife ilan edildiği belirtildi. Açıklamada, "tüm Müslümanları hilafet devletine biat etmeye çağırıyoruz" denildi. Bu çağrının ardından Lübnan'daki Özgür Baalbek Sünniler Tugayı örgütü, Irak Şam İslam Devleti lideri Ebubekir el-Bağdadi'ye biat ettiğini duyurdu. Ancak Irak’ta IŞİD’in hilafet devleti kurduğunu açıklamasına tepkiler de gelmeyi sürdürüyor. Değişik ülkelerde yaşayan bazı İslam âlimlerinin IŞİD’in ilan ettiği hilafet devletini reddettiklerini açıklaması, IŞİD’in beklediği desteği bulmayacağı şeklinde de yorumlanabilir.
Aslında IŞİD Irak coğrafyasında zor olanı başarıyor. Maliki hükümetine İran başta olmak üzere Amerika ve Rusya’dan yapılan silah ve mühimmat desteğine rağmen Irak ordusunun Tikrit’te başarı sağlayamaması, IŞİD’in stratejik gücünü ortaya koyuyor. Rusya Dışişleri Bakanlığı, Irak’a silahların daha önce imzalanan sözleşmelere göre sağlandığını açıkladı. Bilindiği gibi Rusya’dan gelen uçaklar, IŞİD’in mevzilerini bombalamıştı. Amerika’da boş durmuyor. Pentagon Basın Sözcüsü Tuğamiral John Kirby’nin yaptığı açıklamaya göre, geçen hafta sonu 200 Amerikan askeri Irak’a ulaştı, 100 kişi ise yakın bir zamanda Bağdat’a ulaşacak. Ne yapabileceklerini hep birlikte göreceğiz…
Almanya’da temaslarda bulunan Lieberman, Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier ile görüşmesinin ardından düzenlenen ortak basın toplantısında İsrail Dışişleri Bakanı Lieberman, "Öyle görünüyor ki bağımsız bir Kürt devleti engellenemeyecek. Şimdi yapmamız gereken Ortadoğu’da ılımlı güçlerin koalisyonunu kurmak olmalıdır" dedi. Ben bu sözlerden neyi anladım biliyor musunuz? Eğer Türkiye Halifelik makamının yeniden ihdas ederse ilk tanıyan ve memnuniyetini ilan eden İsrail olacaktır.” (18)  
Devlet dinamiklerinden yoksun, ülkenin iç ve dış emanını / güvenliğini kendi imkanları ile sağlamaktan aciz, muktedir otorite sahibi olmayan grup ve cemaatler, hizipler her hangi bir coğrafya parçasında örgütlerini, cemaatlerini ya da hiziplerini Hilafet, liderlerini de halife ilan ederlerse, bunlar farkında olarak ya da farkında olmadan İslam düşmanlarının planlarının parçası ve onların taşeronu olurlar. İçi boş şekli Hilafet ile yaptığı hatalarla, zulümler ile İslam ve Hilafetin hakikati hakkında yanlış algıların oluşmasına neden olurlar. İşte bunun bir örneğini 29 Haziran 2014 tarihinde örgüt liderini halife ilan eden IŞİD örgütü sergilemektedir.
Yukarıda anlatılanlardan görüldüğü gibi İslam alemine pompalanan bu sembolik - ruhanî - taşeron - şeklî Hilâfet modeli fikri aslında yeni bir fikir değildir. Aşağıda vereceğimiz kısa tarihçesinden de görüleceği üzere bu fikir, ancak nüans farkı ile ta 1880'li yıllardan beri Müslümanların kafalarına ve hayatlarına sömürgeci kâfirlerin güdümünde taşınagelmiştir.

İNGİLİZ PATENTLİ SEMBOLİK-RUHANİ HİLÀFET FİKRİNİN  KISA TARİHÇESİ

Aslında Müslümanlar arasından şu günlerde yaygınlaştırılmaya çalışılan "sembolik-ruhanî – taşeron - şekli hilâfet müessesesi" fikri yeni bir şey değil. Daha 1880'li yıllardan beri var olan bir fikirdir. Bu fikir, emperyalist kâfirlerin, Hilâfeti yıkmak için ortaya attıkları fikirlerden birisidir. Böylelikle  "Hilâfet" kavramının hakikatını saptırmak istemişler ve onun için yoğun bir çalışmaya girmişlerdir.
Nitekim böylesi bir fikir, ilk önce bir İngiliz diplomatı ve istihbarat elemanı olan Wilfrid Scawen Blunt (1840-1922) tarafından bir makalede 1881 yılında ortaya atılmıştır. Sonra bu doğrultudaki makaleleri  The Future of Islam / İslam’ın Geleceği isimli bir kitapta toplanmıştır.. (19)  Daha sonra bu W.S. Blunt, o sembolik-ruhanî hilâfet fikrini  İslâm aleminde propaganda etmesi için bir Arab yazar olan Abdurrahman el-Kevâkibi (1849-1902) ile temasa geçmiştir. El-Kevâkibi, sembolik-ruhanî hilâfet fikrini "Ummu'l-Qurâ" isimli 1899 yılında yazılmış bir kitabında açıklamıştır. Kitabındaki açıklamaya göre;
"İslâm dünyasının ve Arapların tekrar derlenip toplanmaları, Mekke'de Kureyş asıllı bir halifenin belirlenmesi ile olur. Bu yeni düzenlemeye göre, siyaset ve ruhanî otorite ayrı olmalıdır. Ve halife, sadece ruhanî otoriteye sahip olmalıdır. Halife, sultan ve emirlerin siyasî işlerine karışmamalı. O, sultan ve emirlerin Şeriat'a uygun işlerini onaylamalı. Hutbelerde onun ismi sultan ve emirlerin isimlerinden önce okunmalı. Fakat onun ismi, paralara basılmamalı. Halife, özel bir şûra tarafından denetlenmeli ve her üç yılda bir seçilmeli."(20)
Sömürgeci devletler özellikle İngiltere; aslen Yahudi olan Türk politikacı Mithad Paşa ile temasa geçip onu, 2. Abdülhamid zamanındaki anayasayı değiştirerek halifeyi, siyasî yetkilerden soyutlayıp sadece ruhanî ve sembolik bir lider olarak kalmasını sağlamak için çalışmaya teşvik ettiler. (21)
Ayrıca sömürgeci devletler, 19. yüzyılın sonunda Avrupa'da ve İslâm aleminde "Hilâfeti" karalamak ya da manasını saptırmak maksadı ile bir çok dergi ve gazetenin çıkartılması, kitapların yazılıp yayınlanmasını finans ve teşvik ettiler. (22)
Yukarıda ismi geçen Wilfrid Blunt, Cemaleddin Afganî ile temasa geçip resmen İngiliz Dışişleri Bakanlığında, "sembolik hilâfet" ve "Arab hilâfeti" fikrinin yayılmasına yönelik planlar yaptılar. Nitekim 2. Abdülhamid de hatıratında bundan bahseder. (23)
Bu fikri, Cemaleddin Afganî'nin “İslâm Birliği” tarifinde de görmek mümkündür:
"İslâm halklarının oluşturacağı set, doğudan batıdan gelecek sömürgeci akımlarını durdurmaya yeterli olacaktır. Fakat kimse benim bu sözlerimden bu ülkelerin hepsinin başında bir sultan olsun neticesi çıkarmasın. Bu imkansızdır. Benim içtenlikle istediğim, bu ülkeleri birleştiren tek otoritenin Kur'an ve onların din birliği olmasıdır. Her ülke için bir yönetim olur. Fakat bu yönetim, din birliğinden dolayı diğer ülkedeki yönetimle dayanışma bilinci içinde olur."(24)
Hilâfet'in 3 Mart 1924'de ilga edilmesinden hemen sonra, Cemaleddin Afgani'nin talebesi Muhmmed Abduh'un talebesi Reşid Rıza yayınladığı El-Menâr isimli dergide, o sembolik hilâfet manasındaki "Hilâfet Komitesi" fikrini işliyordu. (25)
Aynı yıllarda, Mısırlı bir hukukçu Dr. Abdurrezzak Senhuri; Fransa'da medenî hukuk dalında doktor olduktan sonra ayrıca bir de Hilâfet sahasında doktora yapıyor ve bu doktora tezi Le Califat ismiyle Fransızca yayınlanıyor  Bu tezi daha sonra kızı Nâdiye Abdurrezzak es-Senhuri tarafından Arabçaya çevirilerek "Fıkhu'l-Hilâfe ve Tatavvuruha" (Hilâfet Fıkhı ve Gelişimi) ismiyle neşredilmiştir. (Kahire-1989) Bu tezinde Abdurrezzak Senhuri, Hilâfet'in ilgasından sonra boşalan yerine bugünkü İslâm Konferansı Teşkilatına benzer bir müessesenin kurulmasını teklif ediyor." (26)
Türkiye'de de oldukça tanınmış bir Pakistanlı âlim olan Prof. Dr. M. Hamidullah "İslâm'a Giriş" isimli Türkçeye tercüme edilmiş kitabında çeşitli meseleler meyanında Hilâfeti de ele alarak onun yeniden ihyası için şu teklifi ileri sürmektedir:
"Sunnî, Şiî, Kureyşli veya Kureyş'ten ayrı bütün Müslüman devletleri reislerinden mürekkeb bir "Hilâfet Komitesi" olabilir ve sıra ile her üye bir sene için bu komiteye başkanlık edebilir."(27)
Mısırlı bir âlim olan Dr. Ziyaeddin Reyyis, "el-İslâm ve'l Hilâfe fi'l Asr-ıl Hadis" (İslâm ve Modern asırda Hilâfet) isimli bir kitap yayınladı. (Kahire-1976) Yazar, bu kitabının sonunda şu teklifi yapmakta:
"...Bütün Müslümanları temsil edebilecek olan bir heyet kurulmalı. Bu heyet, uluslararası bir mahiyette ve şûra esasına dayanarak faaliyet göstermelidir. Heyete eksiksiz olarak bütün Müslüman devletler -temsilcileri ile- katılmalı ve alınacak kararlara uymayı peşinen kabul etmelidir. Heyet de kararlarında müşterek menfaatleri korumayı esas almalıdır. Takip edilebilecek siyasetin ana hatlarını çizmeli ve dış dünya ile olan alâkanın çerçevesini belirlemelidir. Buna karşılık heyete dahil olan Müslüman devletler de dahili siyasetlerinde İslâm Dini esaslarına bağlı kalacaklarını taahhüd etmelidirler. Bu heyette liderlik ferdî değil cemaî olmalıdır. Böylece bu heyet "modern bir Hilâfet suretinde" olmalıdır. Yani merkezî suret değil, birliktelikle cemaî şûrasal demokratik bir suret.."(28)
 Mevdudi'nin kurduğu Cemaat-i İslâmiye'den ayrılan Dr. Israr Ahmet "Hilâfet" isminde yeni bir hareket başlatmış. 1992'den beri de Lahor'da "Hilâfetin Sesi" adıyla aylık bir dergi yayınlanmakta ve bununla Hilâfetin yeniden ihyası için kamuoyu hazırlamaya çalıştığı iddia edilmektedir.
Dr. Israr Ahmet, Hilâfet için eski şekilde ısrarlı görünmemekte -muhtevaya yani ahkâm-ı şeriyyeye sadık kalındığı takdirde- başka bir idarenin de Hilâfet yerine kaim olabileceğini müdafaa etmektedir. O, bir makalesinde diyor ki:
"Bugün İslâm Hilâfeti, başkanlık sisteminde veya parlamenter sistemde olabilir. Yalnız bir şartla; Parlamento ve Cumhurbaşkanı yetkilerini kullanırken Kur'an ve Sünnete bağlı kalmalıdırlar. O zaman bu modern sistemi de İslâm Hilâfeti sayabiliriz."
Dr. Israr Ahmet, Hilâfeti ihya çarelerini arama yolunda çeşitli mütefekkirleri bu fikrî olgunlaştırmaya davet emektedir." (29)
Şu işe bakınınız : "Hilâfet Hareketi", "Hilâfeti İhya" adlı hareketlerle dahi nasıl Hilâfetin manası saptırılmakta. "Hilâfetin Sesi" isimli neşriyatlarla da nasıl Hilâfetin sesi susturulmaya çalışılmaktadır.!..
Doç. Dr. Şâhin Uçar isimli bir yazar da, "İslâm'da Mülk ve Hilâfet" (Medine'yi Yeniden Kurmak) isimli bir kitap yayınladı. (Konya-1992) Yazar, kitabında şöyle demektedir:
"Demek oluyor ki, bugünkü dünyanın şartlarını da hesaba katarak "İslâmî Nizamın" problemini üzerinde düşünülüp yeni bir hal çaresi bulmak ve bunu mevkii tatbike koymaya çalışmak, bugünün Müslümanlarının önünde duran en mühim meseledir. Modern bir teşrii Meclisinin de yardımı ile el-Mülkü Lillah idealini, Hilâfet Müessesi hakkındaki haricî tepkileri bilhassa ehemmiyetle göz önünde bulundurarak ele almak gerekir. Türk aydınlarının AET ile ilgili teşebbüsleri, Avrupa Birliği projesi gözler önündedir. Yani menfaat birliktedir.
Esasen İslâmî ideallere ters düşmüş ve bugün artık ölmüş bulunan Hilâfet müessesini ihya etmek gibi bir tavsiye abes olur. Ancak potansiyel olarak bir İslâm Devletleri Federasyonu kurmak imkânı vardır. Birleşmiş Milletler Teşkilatının bünyesi kötü de olsa, ibret alınması gereken bir numune teşkil etmelidir."
"Mesele, Pax İslamica şeklinde formüle ettiğimiz bir İslâm Paktı, bir İslâm Devletleri Federasyonu, bugün sırf bir tasavvur olmakla beraber, ilerde gerçekleşebilecek bir imkândır. Böyle bir İslâm Devletleri Federasyonu (İslâm Paktı) kurulabilmesi için, sadece güçlülerin seçilip temsil edebileceği bir takım parlamenter usuller yerine, doğrudan doğruya demokrasi modelinin benimsenmesi gerekir, kanaatindeyiz."
"İslâm Àlemindeki yöneticilerden her birisinin, eski Yunan demokrasisi modelinde olduğu gibi sırayla (seçimle değil) İmâm-ül-Müslimin olarak İslâm Àleminin dış politikasını belirlemesi ve İslâm Devletlerinin kendi problemlerini halletmek hususunda koordine işbirliğini temin etmesi mümkündür. Böyle bir hal çaresinin, Müslüman devletlerinin her birinin kendi hususi menfaatlerine dahi hizmet edeceği için gerçekçi ve politik bakımdan mümkün olduğunu düşündürecek sebepler vardır.
Şartlar olgunlaştığı zaman herhangi bir İslâm ülkesinin yöneticisinden başlayarak sırayla her İslâm ülkesi işbaşına gelip bir veya iki yıl gibi bir periyot boyunca böyle bir İslâm paktına liderlik etmek üzere bir İmâm-ül-Müslimin müessesi kurulabilir. Bu yapılabildiği takdirde AET misalinde olduğu gibi İslâm ülkeleri arasında bir Ortak Pazar kurmak, Gümrük duvarlarını ve pasaportu kaldırmak, tek bir para birimi kullanmak gibi hedeflerin gerçekleştirilmesine sıra gelmiş olacaktır. Mevcut İslâm devletlerinin kendi hukukî tercihleri bir yana, böyle bir federasyona danışmanlık yapacak ve ihtilafları halledecek bir teşrii meclis dahi gerekecektir. Belki de İslâm Konferansı Teşkilatı bu ideal için çalışacak bir nüve olmak kaydı ile, İslâm Àleminde böyle bir Pax İslâmica (İslâm Paktı) tesis etmek bugünkü Müslüman ülkelerin başlıca hedefi olmalıdır."
"Okuyucuyu yakın geleceğin gündemindeki bu meseleler üzerinde düşünmeye davet ediyoruz. İdeal İslâmî tatbikat olan, Hz. Muhammed'in asrı saadeti, Medinet"ün Nebî'deki tatbikatı tegabül esasına dayanan bir devlet (beşeri mülk) olarak görmüyoruz. Hilâfet rejimini de yetersiz buluyoruz. Gerek Müslüman dünyası gerekse insanlığın bugün yüz yüze bulunduğu problemin hal çaresi olarak siyasî anlamda yeniden yönetim, Medine, yahut site devletlerinden mürekkeb bir Dünya Federalizmi alternatifini ortaya koyuyoruz."(30)
Resulullah'ın uyguladığı ve sahabelerin icmaen kabul edip tatbik ettiği şerî ahkâmdan olan Hilâfet rejimini yetersiz bulan, fakat eski Yunan demokrasisi modelini tasvip eden, Avrupa'nın AET modelinin mukallidi (taklitçisi) olan; bu yazara ne demeli?!.. Düşünce ve amelde Kur'an ve Sünnet merkezinden dışarı çıkanlar, Müslümanları işte böyle sapıtırlar, şaşırırlar. Resulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem şunu boşuna dememiştir:
تَرَكْتُ فِيكُمْ أَمْرَيْنِ لَنْ تَضِلُّوا مَا تَمَسَّكْتُمْ بِهِمَا كِتَابَ اللَّهِ وَسُنَّةَ نَبِيِّهِ
"Size öyle bir şey bıraktım ki, ona sarıldığınız müddetçe yolunuzu asla saptırmazsınız. Bunlar Allah’ın Kitabı ve Nebisinin Sünnetidir." (Malik, Camia, 1395)
Bu ve benzeri kimseler; Yunan demokrasisini, Avrupa’nın AET'sini inceledikleri kadar Allah'ın Kitabı ve Resulü'nün Sünnetini inceleyip anlamaya ve onların getirdiği ahkâmı almaya yönelselerdi, elbette ki ümmet için de kendileri için de hayırlı olurdu...
İşte o sembolik- ruhanî- taşeron - şeklî Hilâfet fikrinin tarihçesine kısa bir bakış yaptık. Bakınca görülmektedir ki bu fikirlerin hepsi de kim söylerse söylesin, hep aynı fikrin kopyalarıdır. O da yukarıda zikredilen İngiliz ajanı ve diplomatı W. Blunt'ın 1880'lerde ortaya atmış olduğu fikirdir. Günümüzde ABD de bu fikri benimsemiş görünmektedir. T.C Devletinin de bir Seküler Hilafet Projesinin olduğu anlaşılmaktadır. Ancak her tağuti devlet bunu kendi çıkarı doğrultusunda kullanmak istemektedir. Bu zehirli fikir, bir virüs olarak Müslümanların birçok evlâdının zihnine ve hayatına girmiş ve günümüze kadar ne yazık ki yine Müslümanların evlatları tarafından bilerek ya da bilmeyerek taşınmıştır. Bugün ise bu virüs, bizzat Müslümanların evlatları tarafından savunulur olmuş durumdadır. Bu acı gerçeği esefle müşahede etmekteyiz.
Buradan görüldüğü gibi, Hilâfette ifadesini bulan gerçek siyasî İslâm birliği manası, sadece ruhanî dinî birlik olarak sembolik bir şekle sokulup saptırılmıştır. Müslümanların başında ayrı ayrı yönetimlerin yani devletlerin olması, onların ayrı ayrı siyasî varlıklara parçalanması demektir. Artık onların şeklî bir birlikteliklerinin hiç anlamı yoktur. Cemaleddin Afganî-Muhammed Abduh- Reşid Rıza zinciri ile günümüze kadar gelen bu ekolün tüm yazarlarının ve alimlerinin bu hastalığın müptelası olduklarını görüyoruz. Tabii ki onlardan beslenen Müslümanlar da halen bu hastalığın etkisi altındadırlar. Bu hasta fikir, günümüzde; "İslâm Devletleri Konferansı", "İslâm Birleşmiş Milletleri", "İslâm Ortak Pazarı", "İslâm Federe Devleti", "Hilâfet Heyeti", "Hilâfet Şûrası" “Seküler Hilafet”, “Demokratik Hilafet” gibi terimlerle ifade edilmektedir. Bütün bu terimlerde taşınan manalar şudur:  "Efendim, her Müslüman ülkede bir İslâm Devleti ya da hükümeti kurulur. Sonra bu devlet ve hükümetle bir federal devlet olarak birleşilir ve bu federe devletin başına bir şura meclisi getirilir. Bu şura meclisinin başında sembolik bir lider olarak bir halife olur. Böylece İslâm Birliği sağlanmış olur."
Evet bu veya buna yakın ifadeli, manalı ifadeler hep bizden olmayanların yani biz Müslümanların "açık düşmanları" olan tağutların, kâfirlerin planlarının ürünleridir. Bununla güdülen maksat ise; Müslümanlar, bu zehirli fikirlerle beslenip etkilensinler de İslâm'daki Hilâfeti hakim kılarak gerçekten birleşme yoluna girmiş olmasınlar.
Allah’ın Resulü Sallallahu Aleyhi Vesellem hayattayken sahte risalet iddası ile sahte resullerin çıkması gibi, samimi savunucuları var olsa da günümüzde de sahta hilafet ve sahte halifeler çıkabilir ve çıkmaktadır…
Onun için tüm Müslümanlar olarak, düşmanlarımız olan tağutlar ve onların aveneleri kâfirlerin ve onların zavallı kuklalarının tuzağına, hilelerine düşmememiz için uyanık olmak zorundayız. Uyanık olmamız için de Hilâfetin mana ve muhtevasını berrak bir şekilde anlamalıyız. Buna bugün daha çok muhtacız. Aksi halde özlemlerimiz boşa çıkar. Hak diye bir başka batıla düşeriz de hüsrana uğrayanlardan oluruz, Allah korusun.
Bu noktada ümmeti fikren ve siyasi yönden uyandırıp kalkındırma çalışmasının, bu çalışma esnasında ümmete "Hilâfet Sistemini" öğretme gayretinin önemi açığa çıktığı gibi, "daha devlet ortada yokken devletle ilgili hüküm ve fikirleri öğrenme ve öğretmenin ne anlamı var" diye düşünenlerin hataları da açığa çıkmaktadır.
Hilâfetin hakikatini bilmeyenler, onu ne kurabilirler ne de koruyabilirler, üstelik şeytan ve onun avenelerinin tuzaklarına düşmeye mahkum ve taşeron olurlar.!.

HİLÀFET'İN HAKİKATI

HİLÀFET:İslâm Şeriatı'nın hükümlerinin hakim kılınması ve İslâm Davetinin aleme davet ve cihad yoluyla taşınması için dünyadaki bütün Müslümanların genel başkanlığıdır. Yani İslâm Devleti'dir. Çünkü Hilâfet, istisnasız tüm yönetim yetkilerini yani, otorite ve yasama, yürütme yetkilerini üstlenen makamdır. Bu makama “imamet” ve “müminlerin emirliği” de denir. Onun için halife devlettir. Hilâfet, Papalık gibi bir ruhanî liderlik değildir. İslâm; "dinî otorite", "dünyevî otorite" diye ayırım yapmaz ki halife dinî otoritenin başı anlamında sadece ruhî ve sembolik bir lider olsun.
HALİFE:İnsanlığın fert, toplum ve devleti kapsayan tüm hayatını tanzim için Allah'ın gönderdiği din olan İslâm'ı, toplum ve devlet hayatında tatbik etmek ve bunu aleme davet ve cihad yolu ile taşımak için İslâm ümmetinden biat yolu ile elde ettiği tüm sultayı / yönetim yetkisi ve otoritesini elinde bulunduran kişidir. Onun için tüm devlet yetkilerine bu biat ile sahip olduğu için halifeye "devlet" denilmiştir. Zira devletin diğer yönetim organları olan muavinler, valiler, kadılar, devlet daireleri, cihad emiri yetkilerini hep halifeden alırlar. Onun için onun bir sembolik-ruhanî lider olması caiz değildir. Elinde sulta yani yönetim yetkileri / otoritesi ve Allah’ın indirdikleri ile yönetmeye, iç ve dış güvenliği kendi dinamikleri ile sağlamaya yeterli güce, devlet dinamiklerine sahip olmayan bir kişi halife sayılmaz ve o kişinin şerî bağlayıcı bir hüviyeti de yoktur.
Zira "Hilâfet" bir sözleşme ile elde edilen bir sıfat ve makamdır. O sözleşme ise, ümmet tarafından istek ve seçim serbestiyeti ile yapılan biattır. Bu sözleşmenin konusu ise; Allah'ın indirdiği İslâm Şeriatı'nın hüküm ve nizamlarını tatbik etmek ve aleme davet ve cihad yolu ile taşımaktır... Şu halde kendisine ümmet tarafından biat edilen kişi fiilen ümmetin siyasî lideri, yöneticisi ve devleti olmaktadır...
Hilâfet, İslâm'ın kendisine özgün / has bir yönetim sistemidir. Elbette ki bu sistemin izahı bir kitap konusudur. Nitekim bu konuda "Ahkâmu's-Sultaniyye" (Yönetim yetkisiyle ilgili hükümler) (31)  gibi eskiden yazılmış ve halen yazılmakta olan bir çok kitap mevcuttur. Ne var ki, özellikle son dönemlerde yazılan kitapların çoğu, yukarıda işaret ettiğimiz hastalığın tesiri altında yazılmıştır. Ancak bu konuda Hizbuttahrir’in neşriyatı takdire şayandır.

YAPILMASI GEREKEN
Onun için tüm Müslümanları basiretle hakkı hak bilip ona bağlanmaya, batılı batıl bilip ondan kaçınmaya davet ediyoruz. Hilâfetin mana ve sistemini berrak bir şekilde anlamak ve kavramak için gayret sarf etmeye, Hilâfetin hakikatlerini kavradıktan sonra basiretle yani neyi niçin nasıl yapacağını idrak ederek, Allah’ın vaadine ve Resulü’nün müjdesine tereddütsüz güvenerek onu kurmak için ihlasla, sabır ve takva ile çalışmaya davet ediyoruz...
وَإِنْ تَصْبِرُوا وَتَتَّقُوا لا يَضُرُّكُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا إِنَّ اللَّهَ بِمَا يَعْمَلُونَ مُحِيطٌ
 “Eğer sabreder ve Allah’a karşı takvalı olursanız, onların hilesi size hiç bir zarar vermez. Şüphesiz Allah onların yaptıklarını çepeçevre kuşatmıştır.” (Âl-i İmran: 120)
وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
 “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri halife (güç ve iktidar sahibi)kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka halife kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini hakim kılacağına, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar Bana kulluk eder ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fâsıkların ta kendileridir.” (Nur:55)
        Resul Sallallahu Aleyhi Vesellem şöyle dedi:
. ...ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ
 “…Sonra Nübüvvet yolu üzere hilâfet gelir. Sonra sustu." (Ahmed, Müsned 17680)
قُلْ هَذِهِ سَبِيلِي أَدْعُو إِلَى اللّهِ عَلَى بَصِيرَةٍ أَنَاْ وَمَنِ اتَّبَعَنِي وَسُبْحَانَ اللّهِ وَمَا أَنَاْ مِنَ الْمُشْرِكِينَ
"De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben, Allah'a davet ediyorum. Ben ve bana tabi olanlar, basiret üzerindeyiz.Ve Allah'ı tenzih ederim, ben müşriklerden değilim." (Yusuf: 108)

N O T L A R
(1) Ahmed Kılıckaya,  Terör Hiçbir Şekilde İslami Yöntem Değildir,          http://islamiyontem.net/index.php/teroer-hcbr-eklde-slam-yoentem-deldr
(2) Siretu l-Nebeviyye Li İbn Hişâm, 2.cild, sf.147
(3) Hasan Hüseyin Ceylan, Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet İlişkileri-I, Risale Yayınları, Ekim 1989-İstanbul, sf.50
(4) Aynı kitap, sf.53
(5)   "       "     sf.68
(6)   "       "     sf.98
(7)   "       "     sf.148-176
(8)   "       "     sf.42-50
       -Thomas W. Arnold, The Caliphate, Rautledge-Kegan Paul ltd, Londra-1965, sf.227-228
(9) Kadir Mısıroğlu, Geçmiş ve Geleceği ile Hilâfet, Sebil Yayınları, İstanbul-1993, sf.374
(10) Aynı kitap, sf.394-395
(11)  "      "      sf.360
(12)  "      "      sf.361
(13)  "      "      sf.367
(14)  "      "      sf.17
(15) haber7.com/guncel/haber/980903-ataturkun-gizli vasiyetiyle-ilgili- bomba-iddia
(16) haberturk.com/yazarlar/serdar-turgut-2025/604633-ataturkun-gizli-vasiyeti-ve-akpnin-tarihi-misyonu
(17) posta.com.tr/siyaset/HaberDetay/-Hilafet-kurumu-yeniden-uygulamaya-konulmali-.htm?ArticleID=266925
(18) timeturk.com/tr/makale/omur-celikdonmez/hilafeti-isid-turkiye-icin-mi-ilan-etti.html#.VOTVGPmsVjR
(19) Wilfrid Scawen Blunt, The Future of Islam, London, 1882, s. 189-190.
(20) Aynı kitab, sf.227
(21) İhsan Süreyya Sırma, 2. Abdulhamid'in İslâm Birliği Siyaseti, Beyan Yay., İstanbul-1985, f.10-13,115
    -İsmet Bozdağ, Sultan Abdulhamid'in Hatıra Defteri, Pınar Yay, İstanbul-1986, sf.48
(22) Orhan Kuloğlu, Abdulhamid Gerçeği, Gür Yay., İstanbul-1987,  sf.175,178,184,187
(23) Nikki R. Keddie, An İslamic Response to Imperialism, Univ. of  California Press, 1968, f.30
   -Sultan Abdulhamid'in Hatıra Defteri, sf.73
(24) Cemaladden Afganî-Muhammed Abduh, el-Urvetu l-Vuska, Mekteb al-Ehliye, 1923, f.139
(25) Bakınız mesela, Muhammed Reşid Rıza, El-Hilâfe ve İmâmet el-‘Uzma, El-Menar  Matbaası, 1924
(26) Dr. Abdurrezzak, Senhuri, Fıkhu'l Hilâfe ve Tatavvuruha, Kahire-1989
(27) Prof. Dr. M. Hamidullah, İslâm'a Giriş, İstanbul-1971, sf.96
(28) Dr. Ziyaeddin Reyyis, El-İslâm ve'l Hilâfe Fi'l Asr-ıl Hadis, Kahire- 1979, sf.310
(29) Geçmiş ve Geleceği ile Hilâfet, sf.389
(30) Doç. Dr. şahin Uçar, İslâm'da Mülk ve Hilâfet (Medine'yi Yeniden Kurmak),  
Konya-1992
(31) El-Maverdi, El-Ahkâm al-Sultaniyye ve l-Vilâyet el-Diniyye, Kahire- 1966,
        -Takiyyuddin En-Nebhani, İslam’da Yönetim Nizamı, Darul Ummeh,
        -Hilâfet Devleti’nin Yönetim Ve İdârî Organları ,| Dar-ul Ummah, Köklü Değişim  Yayıncılık, Mayıs- 2008,
Ahmed KILIÇKAYA 
www.islamiyontem.net

Paylaş :


1 yorum:

  1. Onun için tüm Müslümanlar olarak, düşmanlarımız olan tağutlar ve onların aveneleri kâfirlerin ve onların zavallı kuklalarının tuzağına, hilelerine düşmememiz için uyanık olmak zorundayız. Uyanık olmamız için de Hilâfetin mana ve muhtevasını berrak bir şekilde anlamalıyız. Buna bugün daha çok muhtacız. Aksi halde özlemlerimiz boşa çıkar. Hak diye bir başka batıla düşeriz de hüsrana uğrayanlardan oluruz, Allah korusun.
    Bu noktada ümmeti fikren ve siyasi yönden uyandırıp kalkındırma çalışmasının, bu çalışma esnasında ümmete "Hilâfet Sistemini" öğretme gayretinin önemi açığa çıktığı gibi, "daha devlet ortada yokken devletle ilgili hüküm ve fikirleri öğrenme ve öğretmenin ne anlamı var" diye düşünenlerin hataları da açığa çıkmaktadır.
    Hilâfetin hakikatini bilmeyenler, onu ne kurabilirler ne de koruyabilirler, üstelik şeytan ve onun avenelerinin tuzaklarına düşmeye mahkum ve taşeron olurlar.!.
    HİLÀFET'İN HAKİKATI
    HİLÀFET:İslâm Şeriatı'nın hükümlerinin hakim kılınması ve İslâm Davetinin aleme davet ve cihad yoluyla taşınması için dünyadaki bütün Müslümanların genel başkanlığıdır. Yani İslâm Devleti'dir. Çünkü Hilâfet, istisnasız tüm yönetim yetkilerini yani, otorite ve yasama, yürütme yetkilerini üstlenen makamdır. Bu makama “imamet” ve “müminlerin emirliği” de denir. Onun için halife devlettir. Hilâfet, Papalık gibi bir ruhanî liderlik değildir. İslâm; "dinî otorite", "dünyevî otorite" diye ayırım yapmaz ki halife dinî otoritenin başı anlamında sadece ruhî ve sembolik bir lider olsun.
    HALİFE:İnsanlığın fert, toplum ve devleti kapsayan tüm hayatını tanzim için Allah'ın gönderdiği din olan İslâm'ı, toplum ve devlet hayatında tatbik etmek ve bunu aleme davet ve cihad yolu ile taşımak için İslâm ümmetinden biat yolu ile elde ettiği tüm sultayı / yönetim yetkisi ve otoritesini elinde bulunduran kişidir. Onun için tüm devlet yetkilerine bu biat ile sahip olduğu için halifeye "devlet" denilmiştir. Zira devletin diğer yönetim organları olan muavinler, valiler, kadılar, devlet daireleri, cihad emiri yetkilerini hep halifeden alırlar. Onun için onun bir sembolik-ruhanî lider olması caiz değildir. Elinde sulta yani yönetim yetkileri / otoritesi ve Allah’ın indirdikleri ile yönetmeye, iç ve dış güvenliği kendi dinamikleri ile sağlamaya yeterli güce, devlet dinamiklerine sahip olmayan bir kişi halife sayılmaz ve o kişinin şerî bağlayıcı bir hüviyeti de yoktur.
    Zira "Hilâfet" bir sözleşme ile elde edilen bir sıfat ve makamdır. O sözleşme ise, ümmet tarafından istek ve seçim serbestiyeti ile yapılan biattır. Bu sözleşmenin konusu ise; Allah'ın indirdiği İslâm Şeriatı'nın hüküm ve nizamlarını tatbik etmek ve aleme davet ve cihad yolu ile taşımaktır... Şu halde kendisine ümmet tarafından biat edilen kişi fiilen ümmetin siyasî lideri, yöneticisi ve devleti olmaktadır...
    Hilâfet, İslâm'ın kendisine özgün / has bir yönetim sistemidir. Elbette ki bu sistemin izahı bir kitap konusudur. Nitekim bu konuda "Ahkâmu's-Sultaniyye" (Yönetim yetkisiyle ilgili hükümler) (31) gibi eskiden yazılmış ve halen yazılmakta olan bir çok kitap mevcuttur. Ne var ki, özellikle son dönemlerde yazılan kitapların çoğu, yukarıda işaret ettiğimiz hastalığın tesiri altında yazılmıştır. Ancak bu konuda Hizbuttahrir’in neşriyatı takdire şayandır.

    YanıtlaSil